*ERDEK ve Millî Kuvvetlerin Türk Kurtuluş Savaşı’ndaki Önemi
Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI
Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918 tarihinde imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesi'ni takip eden günlerde Rumlar, başta İstanbul olmak üzere Ege, Rumeli ve Doğu Karadeniz'deki yerleşim bölgelerinde taşkınlıklar yaparak Türkleri taciz etmekteydiler. Bu hareketle
r de doğrudan doğruya Venizelos'tan talimat alan "Mavri Mira" (Kara Baht) adındaki Anadolu Rumlarının kurduğu bir cemiyet tarafından yönetiliyordu. Anadolu'nun Yunan kuvvetlerince işgal edileceğine dâir söylentilerin yayılması da bu tecavüz ve aşırılıkların yoğunlaşmasına, Türk halkının giderek daha fazla ezilmesine sebep oluyordu. Bu arada, Fener Patrikhânesi'nin güttüğü Megali İdeacı politika İstanbul Rumları tarafından büyük destek görmekteydi. 13 Kasım 1918'de aralarında Yunanlıların ünlü zırhlısı Averoff'un da bulunduğu bir İtilâf devletleri filosunun İstanbul'a gelmesi Rumları çılgına çevirmiş, İstanbullu Ermenilerin de katıldıkları büyük taşkınlıklar bütün şehirde ve adalarda sabahlara kadar sürmüştü.Bütün bu olayların devam ettiği sırada Barış Konferansı, hazırlanacak barış şartlarını görüşmek ve tespit etmek üzere 12 Ocak 1919'da Paris'de çalışmalarına başladı. Birinci Dünya Savaşı'nın galiplerince başlatılan ve 1919 ile 1920 yıllarını da içine alarak Londra ve San Remo'da sürdürülüp Sevr'de noktal
anacak olan barış görüşmelerinde, özellikle Osmanlı Devleti'nin geleceği, daha doğrusu, nasıl paylaşılacağı konusu ağırlık noktasını oluşturmuştur. Nitekim 14 Mayıs 1919 günü yapılan görüşmelerde Anadolu'nun İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan devletlerince ne şekilde bölüneceğine dâir plan son seklini almıştı. Elefterios Venizelos'un devamlı gayretleri ve diğer büyük devletlerin desteklemesi sonucunda İzmir'e Yunan askeri çıkarılması 15 Mayıs 1919 tarihinde uygulamaya konuldu. Yunan istilâ gücü, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Yunan savaş gemilerinin koruyuculuğunda İzmir'e çıktı. Venizelos'un deyisiyle bu harekât, Yunan ordusuna tarihi boyunca ilk kez emanet edilmiş "şerefli bir görev"di. Yunan askerleri, Türk halkına karşı birçok taşkın davranışlarda bulundular ve İtilaf Yüksek Konseyi'nin yönergelerine aykırı olarak, tüm Aydın ilini istilaya başladılar. Bu istila, Osmanlı Devleti için çok ağır şartlar ihtivâ eden Mondros Mütarekesi'ne bile aykırıydı; çünkü istiladan önce İzmir bölgesinde bu harekete bahane edilebilecek hiçbir kargaşalık çıkmamıştı. Yunanlıların İzmir'de giriştiği kirim harekâtı tüyler ürperticiydi. İşgalin ilk 48 saatinde İzmir ve banliyölerinde 2.000'den fazla Türk katl edilmiştir. Vahşice islenen tüm bu cinayetler, İzmir rıhtımında demirleyen yabancı devletler savaş gemilerinin subay ve erlerinin gözü önünde meydana gelmiştir.Yunanlıların zulüm ve baskılarından dolayı yerlerini terk etmiş olan Türkler geriye dönmek imkânından mahrum bırakılmışlardı. Buna ilave olarak Aydın vilayetindeki Rum unsurunu çoğaltmak maksadıyla buraya çok miktarda Rum göç ettirilmişti. Yunan istilasına karşı gösterilen tepki çok büyük olmuş Türk milleti bu olaydan duyduğu rahatsızlığı uzak köylerde yapılan küçük toplantılardan, İstanbul'da 23 Mayıs 1919'daki 200.00
0'den fazla kişinin katıldığı büyük Sultanahmet mitingine kadar çeşitli biçimlerde açığa vurmuştu. İzmir'in İtilaf Devletleri tarafından Yunanlılara işgal ettirilmesi Türk milletinin yüreğinde çok derin yara açmış, fakat o nispetle de mücadele azmini kamçılamıştır. Bundan sonra gelişecek olaylarda görülen hırs ve azim, özellikle Yunan unsuruna karşı oluşan tepkinin tabiî bir sonucu olmuştur. Paris'teki Barış Konferansı'nın öngördüğü bu işgal, yeni savaş tohumlarının da ekilip filizlenmesine yol açmıştır. Sevr Antlaşması taslağı onay için İstanbul Hükümeti'ne sunulduğunda, batılılar, böyle bir antlaşmaya karşı direnmeye kararlı olan Mustafa Kemalci güçler ortadan kaldırılmadan bu antlaşmanın uygulanamayacağı gerçeğini nihayet anlamışlardı. Bu nedenle daha önceden ileri çıkmalarına izin vermedikleri Anadolu'daki Yun an ordusuna, General Milne Hattı'nda yeşil ışık yakmışlar ve bundan sonra 22 Haziran 1920'de başlayan Yunan taarruzu, 20 Temmuz'da Bursa ve 5 Ağustos'ta da Uşak'ın düşmesi ile sonuçlanmıştı. Bu arada Yunanlılar, Balıkesir, Alaşehir ve Nazilli'yi de ele geçirmişlerdi.Bu arada Yunanlılar 22 Haziran 1920’de 6 tümenlik bir kuvvetle birkaç koldan Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladılar. 30 Haziran 1920’de Balıkesir’i işgal ettiler. Soma cephesinin sarsılmasıyla 30 Haziran 336 tarihinde Balıkesir halkının vagonlarla Bandırma’ya gelmesi üzerine Bandırma'daki askeri kuvvet, Kuvâ-yı Milliye jandarma subayları ve askerin bin kısmı bir, polis komiseri ile polis memurlarından bir çoğu ve bidayet mahkemesi b
aşkanı ve savcı ve ziraat baş memuru ve belediye başkanı Bandırma'dan çekildilerYunan işgal ordusunun Balıkesir’den geleceği beklenmekte iken, 2 Temmuz 1920 Cuma günü sabahleyin İngiliz ve Yunan savaş gemileri Bandırma limanına girdiler. İskeçe tümeni adıyla bilinen ve general Mazaraki komutasındaki Yunan birlikleri karaya çıkarak şehri işgal ettiler.
Kaymakam vekili kadı efendi tarafından sabahleyin tertip edilen, müftü, metropolit vekili ve her üç millet eşrafından mürekkep bir heyet vapurla İngiliz zırhlısına gitti. Gemi komutanı gelen heyeti kabul etmeyerek onları
"Kılkış" adlı Yunan zırhlısına gönderdi. Burada kumandan Mazaraki ile görüşmelerde bulunuldu. Sahile çıkan general Mazaraki doğruca kiliseye gittikten sonra Hükümet Dairesine yöneldi. Üzüntü ve ümitsizlik içinde durumun neticelenmesini bekleyerek makamını terk etmeyen kaymakamla, tahrirat kâtibi Mithat efendi ve bir kaç memur haberdar edildi. Kadı Efendi de gelerek ; Rum ileri gelenleriyle ve maiyetiyle hükümet dairesine gelen kumandan karşılanarak idare meclisine alındı. Yunan kralı Alexandros adına Bandırma’yı işgal ettiğini askerine karşı tecavüz olunmaması ve herkesin silahını teslim etmesi, firar edenlerin geri dönmemesinin kendileri için daha iyi olacağını Bandırma halkını itaat içinde görmekle memnuniyetini belirtti. Kadıyı müftüyü belediye reisini metropolid vekilini Ermeni murahhasını ve diğer ruhani reislerini yerlerinde bıraktı. 4 Temmuzda kaymakamlık vekâletinin yine kadı efendiye iade olunduğunu ; telgraf memurlarının eskiden olduğu gibi görevlerine bakacaklarını belirttiİşgale Karşı Mukavemet ve Kuvâ-yı Millîye Hareketinin Doğuşu
Mondros Mütarekesi so
nrası ordular terhis edilmişti. Tümenlerin ve alayların asker sayısı birkaç yüzle ifade ediliyordu. Bunun yanı sıra, mevcut askerî birliklerin durumu da asker kaçakları nedeniyle dana da azalmıştı. Dolayısıyla Yunanlılar Batı Anadolu’yu işgale başladıklarında karşılarında 56. 57. ve 61. Tümenlerin birkaç yüz kişilik zayıf kuvvetlerini bulmuşlardı. Üstelik Padişah, Yunanlılarla savaş durumunda olmadığını ilan etmiş ve hükümet de gerek askerî kuvvetlerin, gerekse halkın işgale karşı direnmemesini bildirmişti. Bütün olumsuz şartlara rağmen Yunanlılar karşılarında çetin bir direnme buldular. Zayıf mevcutlu askerî birliklerin komutanları, millî duygularla vatanlarını savunurken hamiyetli Türk vatandaşları ve onların yanı sıra, eskiden eşkıyalık yapan bazı efeler, adamlarıyla birlikte bu direnişlere katıldılar, hatta bazı yörelerde duruma bile hâ kim oldular. Halkın, askerin, efelerin oluşturduğu bu direniş hareketinin ortak noktası vatan savunması ve Türklük duygusu idi. Böylece oluşan bu direniş hareketi Ayvalık’tan Denizli’ye kadar uzanan geniş bir çizgi üzerinde millî cephenin doğmasına yol açtı. Bu millî cepheyi oluşturan kuvvetlere ve bu harekete dar anlamda " Kuvâ-yı Milliye" dendi. Bu anlamıyla Kuvâ-yı Milliye, silahlı direnişi ifade etmekte idi. Sivas Kongresi’nde anlamı genişledi ve tüm yurdun savunulması anlamına geldi.D
âhiliye Nazırı Ali Kemal Bey de, İngilizlerin bilgisi dışındaki işgale karşı mukavemetten yana gözüküyor ve Balıkesir mutasarrıfı Hilmi Bey’e “... Merkezden açık bir emir ve İngilizlerden konferansın mukadderatına dair kesin tebliğ olmadıkça asla Yunanlılar tarafından asker çıkarılmasına ve işgale müsaade edilmemesi ve gerekirse her türlü kuvvetle karşı konulması lâzımdır” telgrafını gönderiyordu. Bunların yanısıra Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, ilk iş olarak Batı Anadolu’daki buhranlı duruma düzen vermek ve tedbir almak, dağılan 17. kolordunun 56. fırkasını yeniden derleyip toparlamak göreviyle Albay Bekir Sami Bey’i (Kunduk) Batı Anadolu’ya gönderdi. Bu sırada Yunan işgali de gittikçe genişlemekteydi. Nitekim ilerleyen Yunanlılar Menemen’i işgal ederek silah ve cephaneyi ele geçirdiler. Bu durumda direnişten yana olan Genel Kurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa, 22 Mayıs 1919’da Batı Anadolu birliklerine “ ... Devletin Yunanlılara kaptıracak fazla ne bir silah ve de bir fişengi var. Binâenaleyh bu gibi tehlikelere maruz malzemelerle silah ve cephane ile toplarımızı hiçbir dağdağaya meydan vermemek üzere güvenli yerlere nakl ettirmenizi rica ve böylece teslim-i silah gibi zilletlere meydan bırakılmamasını önemle ilâve eylerim” mealindeki şifre telgrafı gönderdi.K
arargâhı Tekirdağ olan 14. Kolorduya bağlı 61. tümen Bandırma ve Balıkesir bölgesinde bulunuyordu. Mütarekeden gereğince Çanakkale Boğazı mevkiî 9 Kasım 1918’de İngilizlerce işgal edilince, Anadolu yakasındaki 61. tümen Gönen ve Biga bölgesinde toplanmaya başladı. Bu tümen daha sonra karargahını Bandırma’ya nakletti. 61. tümenin silahlarının önemli bir kısmı ise Lapseki’de depolanmıştı. Albay Kâzım Bey’in gitmekte olduğu 61. tümenin merkezi olan Bandırma, İzmir’den sonra işgal edileceğine kesin gözüyle bakılan yerlerdendi. Albay Kâzım (Özalp) 17 Mayıs 1919’da Bandırma’ya geldi. Burada İstanbul’dan gelip, Batı Anadolu’ya gitmek üzere olan Vasıf (Çınar) Beyle karşılaştı. Onunla yaptığı görüşmeden sonra Vasıf Bey’den Redd-i İlhak Cemiyeti müfettişi olarak Batı Anadolu’da faaliyet göstermesini istedi. Bundan sonra Vasıf Bey Manisa’ya hareket etti. 18 Mayıs 1919’da ise Albay Kâzım Bey, Bandırma’da 61. tümenin subaylarıyla görüştükten sonra, Manisa’ya hareket etti. Yine yol boyunca istasyonlarda millî kuvvetler hazırlanması yönünde konuşma ve görüşmeler yapmaktaydı. Ancak direnişe karşı olan ve böyle örgütlerin kurulmasına karşı çıkan mutasarrıf Hüsnü Bey’in Albay Kâzım Bey’e Manisa’dan ayrılmasını bildirmesi üzerine, 20 Mayıs 1919’da Albay Kâzım Bey, Bandırma’ya gitmek üzere trenle Manisa’dan hareket etti. Bu arada Bekir Sami Bey, Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa ile görüştükten sonra 21 Mayıs 1919’da Gülnihal Vapuru ile yola çıkarak aynı gün Bandırma’ya geldi. Bandırma’ya geldiğinde şehrin Yunan bayraklarıyla donanmış olduğunu gören Bekir Sami Bey, bu duruma çok hiddetlendi. Ancak akşam vakti olduğu için herhangi bir girişimde bulunmadı. Diğer taraftan, o akşam hemşehrilerinden Çerkez Hasan Bey’in evine yerleşti. Burada yine hemşehrisi ve okul arkadaşı Çerkez Reşit Bey’i çağırttı. Ancak eve Reşit Bey değil, Reşit Bey’in eniştesi Hafız geldi. Bekir Sami Bey, Hafız Bey’e durumu anlattı ve toplayabildiği kadar silahlı adamlarıyla kendisine katılmasını istedi. Anlaşılan Bekir Sami Bey, Manisa’da askerî kuvvetle birlikte buradaki silah ve cephaneden de yararlanarak Yunanlılara karşı silahlı direniş oluşturmak istemekteydi.B
andırma’ya geldiğinin ertesi günü olan 22 Mayıs 1919’da, 61. tümen kumandan vekili çağırtarak ona her tarafı Yunan bayraklarıyla donatılmış olan Bandırma’nın bu bayraklardan temizlenmesi emrini verdi. Nitekim kısa zamanda şehir, Türk halkının da yardımıyla Yunan bayraklarından temizlendi. Yine aynı gün Bekir Sami Bey, kayma-kama da öğle namazından sonra camide halka hitap edeceğini söyleyerek memurları ve bütün eşrafı camiye toplamasını söyledi. Nitekim orada bulunanlara çok heyecan verici bir nutuk söyledi. Bu nutkun sonunda “..Müslümanlar! Eğer camide çan görmek istemiyorsanız, eğer ailelerinizi Yunan palikaryalarının kucağında görmek istemi-yorsanız, haydi silah başına ! Bu gün ne hükümet ne devlet kalmıştır. Devlet de siz, hükümet de sizsiniz. Ya düşmanları öldüreceğiz, bu vatan bize kalacak ; ya biz öleceğiz bu vatanı alanlar burada tek bir Türk bulamayacak. Her yabancı bayrak düşmandır. Yırtın ve yakın “ dedi. O sırada Bandırma’da bulunan Kayseri mutasarrıfı Kemal ve İzmir Şark Mektebi Müdürü Necati Bey de aynı şekilde lâzım gelen telkinatı yapmaktaydılar.Mütare
ke döneminin İstanbulu, her şeyden önce dünya savaşı öncesi yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nu gizli anlaşmalarla aralarında paylaşmış bulunan emperyalist devletlerin merhametine ve hakseverliğine sığınarak tahtını kurtaracağını sanma gafletini ısrarla sürdürerek hain damgasını yiyen padişahın ve onun hükümetinin merkeziydi. Bu merkez etrafında diğer işbirlikçi güçler sıralanıyordu. “Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askerî Nigehban Cemiyeti, İngiliz Muhibleri Cemiyeti, Ermeni ve Rum Patrikhanesi vs..” Bilhassa İngiliz Muhibleri Derneğinin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Ötekisi gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yönde idi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve baş kaldırmalara yol açmak, millî bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi.A
ncak tüm bunlar, Anadolu’da doğan millî teşkilatın bir devlet teşekkülü haline gelmesini hem kolaylaştırmış, hem de hızlandırmıştır. Düşmanların merhametine, hakseverliğine sığınarak tacını, tahtını kurtaracağını sanmışlardı. İstanbul Hükümeti, halkı korumak için köklü tedbirler almaya cesaret edemediği ve hatta bunu düşünmek bile istemediği için uzlaşma ve tâviz politikasından ayrılamıyordu. Öyleyse kurtuluş için âdeta bir mucize gerekiyordu. Bu biricik ve tek ümid, devletten çıkmayınca kimden nereden tecelli edecekti. Kim bu millete sahip çıkacaktı. Bunun cevabını Büyük Atatürk açık ve net olarak ifade etmektedir. " Millet, Büyük Türk Milleti" bu asil milletin ağrından çıkan Anadolu insanı.. Mucizeyi onlar gerçekleştireceklerdi.Bir Şahsiyet-i Muzırra : Ahmet Anzavur ve Bölücü Hareketler
26 Kasım 1919 tarihinde İçişleri Bakanlığı, Özel Kalem Müdürlüğü’nden Başbakanlığa, Harbiye ve Bahriye Nezaretlerine gönderilen bir yazıya göre ; Rum Patrikhanesinin aldatma ve tahrikiyle, Erdek, Bandırma ve Kapıdağ taraflarında eşkıyalık yapan şaki Kirman’ın kırk beş serseriden ibaret avenesiy
le Hırka köyüne gelmiş, gümrük idaresine girip, 3150 kuruşla memurların bazı eşyalarını gasb ettiği gibi eşini de kaldırarak kaçmıştı. Daha sonra Marmara nahiyesine geçerek, merkez nahiyeyi basıp, Müslüman halka taarruzla birlikte, Erdek orman memurunu dağa kaldırmıştı. Elde mevcut bulunan jandarma kuvvetinin yetersiz olması nedeniyle, bu gibi şekavet hareketlerinin kolordu tarafından önlenmesi gerektiği hatırlatılıyordu.B
u kere, İçişleri Bakanlığı şifre kalemi tarafından, Karesi mutasarrıflığı çıkışlı şifre telgrafnameye göre ; Gönen telgraf müdürlüğünden özel bir muhabere ile alınan bilgilere göre kaymakam, Ahmet Anzavur tarafından tevkif edilmiştir. Kasaba yağma edildiği gibi, hükümet ve askerlik dairesi yağma edilerek boşaltılmıştır. Savcı ve jandarma komutanları azl edilmiş, halk galeyan halinde imdat bekliyordu. Kaçabilen vatandaşlar, halktan katl edilenler dahi bulunduğunu ifade ediyorlardı.Y
ine İçişleri Bakanlığı, Teftiş komisyonu genel müdürlüğü tarafından, 2 Aralık 1919 tarihli ve Bandırma çıkışlı şifre telgrafnameye göre ; Kısmen uzaklaştırılarak ve şimdilik liva haricine atılmış olan bulunan meşhur eşkıyalardan Şah İsmail de Ahmet Anzavur’un tavsiyeleriyle hareket etmektedir. Ayrıca başı sıkıştıkça Yenice ve Marmara’ya kaçan Kapıdağlı Kirman’ın dahi uzaklaştırılması için seri ve silahlı bir gemiye kesin ihtiyaç olduğu ortadadır. Böyle bir deniz aracına sahip olunmadıkça bu eşkıyalarla mücadeleden bir sonuç alınamayacağı bildiriliyordu.İstanbul Hükümetinin (Ali Rıza Paşa) Bandırma’daki Kuvâ -yı Milliye teşkilatı ile temas halinde olduğu anlaşılmaktadır. Hatta hükümet tarafından Bandırmaya gönderilen üst düzey yetkili mutasarrıf tarafından pek sıcak karşılanmamıştı. Bu görevlinin ifadesine bakılırsa mutasarrıf kendisine alelade bir memur gibi dav
ranmıştı. Halbuki kendisinin hükümet ile kuvâ -yı milliye liderleri arasında bir anlaşma zemini hazırlamak için Bandırma’ya gelmiş olduğunu belirtiyordu.B
alıkesir’i temsilen Dahiliye Nezaretine gönderilen 24 Eylül 1919 tarihli telgrafnameye göre, evvelce defalarca livanın içinde bulunduğu durumu arz ve Yunan çetelerinin tüm cephelerde olanca süratle yığınak ve tahkimat yaparken, Balıkesir’e dinini ve vatanını seven bir mutasarrıfın gönderilmesi rica edilmişti. Bu umut ile Mutasarrıf Fatin Bey, hakkında edinilen bilgilere önem vermeyerek, fevkalade saygı ve hürmetle kendisini karşılamışlardı. Maalesef geldiği andan itibaren iki yüzlü siyaset izlemeye başlayan mutasarrıf gerçek yüzünü göstererek, Osmanlı tahtı ve İslam hilafeti ve ırz ve namusları uğruna malen ve bedenen her türlü fedakâ rlığı yapmakta olan eşraf ve halk arasında nifak sokmaya kalkışmış ve bunda başarılı olamayacağını anlayarak istifa edip gitmişti. Bu telgrafla da bazı müfsid ve münafıkların yayınlayacakları yalan ve düzmece kararların 4 Eylül harekâtı ve kongre kararlarıyla tekrarlanan istekleriyle bir kıymet ve önemi olamayacağını bildirdiler. Karesi sancağı Osmanlı Devleti’nden ayrılmamağa yemin etmişti. Bu hususta tüm düşmanlara ve bilhassa Yunan vahşilerine karşı ve her türlü engellere rağmen silahlarıyla müdafaa edeceklerdi.Eşraftan Mehmed Emin Eşraftan Mehmed Vehbi
Eşraftan Osman Eşraftan Hayri
Eşraftan Halil Eşraftan Hulû
Eşraftan Hamdi Eşraftan Şükrü
Eşraftan Mehmed Eşraftan Talâ
tEşraftan Ahmed Nur Eşr
aftan Mehmed AliEşraftan Hasan Eşraftan Nuri
G
elibolu’da Akbaş cephaneliğinde çok sayıda Rus tüfeği, mitralyözü, 5 bin sandık da cephane vardı. İtilaf Devletleri bunları Menşeviklere vermek istiyorlardı. Bunu duyan vatanseverler, özellikle Balıkesir Hey’et-i Merkeziyesi üyelerinden Köprülülü Hamdi Bey, arkadaşı Dramalı Rıza Bey ile birlikte Akbaş cephaneliğini 26/27 Ocak 1920 gecesi basarak, cephaneyi Anadolu’ya geçirmişti. Buna son derece sinirlenen İngilizler 1 Şubat 1920’de Bandırma’ya 200 kişilik bir birlik çıkardılar. Bu işgalle de yetinmeyen İngilizler kendilerine ayrılmış olan Rum evlerine germeyerek “Mekteb-i İ’dâdi” binasıyla, civarındaki Müslüman evlerini işgal ettiler. İtilaf Devletleri gemileri Bandırma’nın önüne gelmiş, demirlemişlerdi. Akbaş’tan alınan silahların derhal geri verilmesini istediler. İzmir’e Doğru Gazetesi, Bandırma’nın işgali aleyhinde şiddetli neşriyatta bulunuyordu. Balıkesir Hey’et-i Merkeziyesi de işgali protesto etti ve Bandırma’nın derhal tahliye edilmesini istedi. Bu protestoda “Milliyetimizin ruhundan doğan bu gibi zaruri haklı mücadeleye karşı hiç bir tedbir alamayız. Millî Mücadelemiz, çoluk çocuğu doğranan bir milletin eser-i galeyan ve fedakârisidir. Hükümetin bu gibi mesailde icra edeceği tebligatın infazı mümkün değildir. Bandırma işgalinin devamı üzücü olaylara sebeb olacağı ve kamuoyumuz nazarında Yunanlıları teşci gibi telâkki edileceği şüphesiz bulunan açık bir tehditten başka bir şey değildir.” deniliyordu. Bunun bir blöf olmadığını ve her an kritik bir durumun meydana gelebileceğini anlamış olan İngilizler, Bandırma’da daha fazla kalmanın gereksiz olduğuna kanaat getirerek, araştırmalarından bir sonuç alamadan 11 Şubat 1920’de Bandırma’yı terk ettiler. Fakat bu tarihlerde isyan halinde bulunan Ahmet Anzavur, Akbaş cephaneliğinden kaçırılmış olan silah ve cephanenin Yenice’ye götürüldüğünü öğrenmiş ve oraya saldırmıştı. Dramalı Rıza Bey, bu saldırıyı ilk defasında önlemeye muvaffak olmuşsa da, Anzavur’un 800 kişi ile yaptığı ikinci saldırıyı durduramayacağını anlayınca cephane ve silahları dinamitledi.A
li Rıza Paşa Hükümeti döneminde Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa ve Genel Kurmay Başkanı olan Cevat Paşaların Kuvâ -yı Milliye’nin Batı Anadolu’da teşkilatlanmasında çok büyük hizmetleri vardır. Örneğin o dönemde Bursa’dan Bandırma’ya bir alay nakledilmiş, yine Anadolu’ya gizlice silah ve cephane yollanmıştır. Kuvâ-yı Milliye’nin o bölgede bulunan askerî birliklerce iaşe edilmeleri hususunda Bandırma’da bulunan 14. Ve Konya’da bulunan 12. Kolordulara gizli talimatlar verilmiştir.A
ncak Damat Ferit’in tekrar iktidara getirilmesinden sonra, İstanbul’da millî hareket düşmanlarının faaliyetleri tekrar hızlanmıştı. Teslimiyetçi politikalar izleyen Damat Ferit Paşa Hükümeti acizlik içinde, sadece nasihat heyetleri göndererek halkı işgaller karşısında sükunete ve işgallere direnmemeye çağırıyordu. Türk ulusu tarihinde ilk kez bu kadar perişan çaresiz, umutsuz bir durumdaydı. Damat Ferit, 8 Nisanda görüştüğü İngiliz Yüksek komiseri Amiral Robeck’e millî hareketi yok etmek için devletin askerî gücünü de kullanmak istediğini bildirdi. Bu görüşme sırasında Ahmet Anzavur’un Bandırma bölgesinde görevlendirmek, İzmit-Bolu ve Trabzon’da milliyetçilere karşı patlak veren yerel ayaklanmalardan yararlanmak istediğini söyledi. O sıralarda Bandırma’da bulunan Askere alma dairesi başkanı Şehzâde Cemalettin Efendi de, Anzavur’a nasihatta bulunmak için Gönen’e gitti. Halbuki bu nasihatların hemen arkasından Anzavur, Gönen’den kendisine katılan yeni kuvvetlerle Bandırma üzerine yürümeye başladı. O sırada Bandırma’da Yusuf İzzet Paşa’nın kumandasında önemli sayılabilecek bir kuvvet ve mühimmat vardı. Her nedense Bandırma’daki kuvvetin mukavemete yeterli olmadığını düşünen Paşa, yanına yaverini ve daha birkaç subay ve biraz kuvvet alarak Bursa’ya gitmek üzere Karacabey’e hareket etti. Bunun üzerine Bandırma’da bulunan Kaymakam Seyfullah Bey’e 175. Alay karargâh kumandanı Kâzım Bey, Bandırma’da bulunan bütün subay ve askerle derhal Balıkesir’e hareket etmesini, gelmeyecek olan subayların kendilerinden sayılmayacaklarını, çok yakında eşkıyaların ezileceğini bildirdi. Seyfullah Bey, bu görüşme üzerine subay ve askerlerle beraber süratle Balıkesir’e hareket etti. Böylece Anzavur bir çarpışma olmadan Bandırma’ya girdi. Bandırma’ya giriş de, aynen Gönen’de yapıldığı gibi, çapulculuk ve alçakça zulümle sonuçlandırıldı. Eşkıyaların Bandırma’ya girmeleri üzerine önemli bir durum ortaya çıkıyordu. Artık Anzvavur’la İstanbul Hükümetinin doğrudan doğruya irtibat kurmalarına bir engel kalmıyordu. Anzavur bizzat sadrâ zamla haberleşiyordu. Nitekim ilk olarak 9 Nisan 1919’da Padişah Vahdettin Anzavur’u mir-i miranlık, yani paşalık rütbesi ile Karesi (Balıkesir) mutasarrıflığına tayin etti. Anzavur telgraf başında Damat Ferit’e, Kuvâ -yı Milliyeyi yakında perişan edeceğini bildiriyor, silâ h, cephane, para ve iki uçak gönderilmesini istiyordu. Anzavur, Bandırma’daki zaferiyle büsbütün kudurmuştu. İlanlar, beyannameler neşrediyor, yabancı temsilcilerle görüşmeler yapıyor ve bir de Yunan ordusu gibi Anadolu’yu istilaya hazırlanıyordu. Onunla son ve kat’i bir çarpışmayı kabul etmek gerekiyordu. Anzavur, Bandırma’daki tertibat ve icraatından sonra Bandırma’yı merkez haline getirdi. Buradaki tertibat ve icraatından Balıkesir telgraf müdürü Yusuf Bey’in sağladığı özel bir çalışma sayesinde 61. Tümen haberdar olmaktaydı. Ayrıca 61. Tümen kumandanı Kâzım Bey, İngiliz Kemal’i kıyafet değiştirerek Dr. Durry adıyla Bandırma’ya göndermişti. Böylece Anzavur’un faaliyetlerinden haberdar olmaya çalışıyordu.B
ilindiği üzere karargâhı Balıkesir’de olan 61. tümenin komutanı Albay Kâzım Bey’di. Burada 190. alaydan iki nizamiye taburu, bir batarya toptan oluşan yedek kuvvet de vardı. Bunlardan başka Bandırma’da Binbaşı Cemal Bey’in komutasında bir piyade taburu vardı. Balıkesir Müdafaa-i Hukuk teşkilatı, bu cephelerin kurulmasında ve millî kuvvetlerin idare ve beslenmesinde büyük gayret sarf etmişti. Şimdi ise son kongrede alınan karar doğrultusunda cepheleri kuvvetlendirmeye çalışmaktaydı.Bu arada, Kuvâ
-yı Milliye’yi içten parçalamak için, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Askerî Nigehbâ n (bekçi,gözcü) Cemiyeti ve Kızıl Hançerliler Cemiyeti, Boğazlardaki İngiliz egemenliğine güvenerek, Anadolu ile Boğazlar arasında bir irtica bölgesi hazırlamağa çalışmış ve bunun için de aralarında anlaşarak “Cemiyet-i Ahmediyye” yi kurmuşlardı. Onlar bu suretle, Yunanlılara karşı kurulmuş olan Balıkesir’deki Türk Millî Cephesini arkadan vurarak dağıtmayı düşünüyorlardı. Halkın taassubundan yararlanarak “Kuvâ-yı Muhammediye” adı verilen bir kuvvet toplamayı, Biga’da teşkilatlarını tamamladıktan sonra Gönen’i elde edip Bursa’ya doğru ilerlemeği, İngilizlerle birlikte harekete ederek hükümeti düşürmeği ve Damat Ferit başkanlığında bir hükümet kurmayı tasarlıyorlardı. Bu arada İstanbul’da bir takım kişilerle görüşerek, ulemadan Mustafa Sabri Efendiden “İslâm dininin Bolşeviklik aleyhinde olduğuna dair bir fetva” dahi almışlardı. Ancak bu kadarını yeterli görmeyen İngilizler, şeyhülislâ mdan da böyle bir fetva alınmasını ve Padişahın başkanlığında “İslâm âleminden gelecek delegelerden kurulmuş bir Hilafet Meclisinin” toplanmasını istiyorlardı.K
albur üstü olarak niteleyebileceğimiz isimler tarafından kurulmuş olan Cemiyet-i Ahmediye’nin, askerî kanadını idare edenler, Kızıl Hançerliler cemiyetine mensub bazı subayları Biga ve Bandırma’ya göndermeyi düşünmüşlerdi. Bu subaylar, kendilerinin Kuvâ -yı Milliye’den yana olduklarını söyleyerek bucak ve köylere dağılacak, sonra halkı Kuvâ -yı Milliye aleyhine kışkırtacaktı. Yeterince kuvvetlendiklerini anladıkları vakit harekete geçeceklerdi. Bu işleri organize edenler, Kuvâ -yı Milliye aleyhine girişilecek olumsuz bir propagandanın bölgede çok etkili olacağını umuyorlardı. Gerçekten de bu yöredeki halkın bir kısmı çeşitli sebeplerden dolayı, Millî cilere karşı mesafeli duruyordu. Bu bölgede güvenlik ve asayişi sağlamak için bulunan bazı çeteler halka karşı zulüm derecesine varan hareketlerde bulunuyorlardı. İşte bu ve buna benzer hallerden yararlanan Kuvâ -yı Milliye düşmanları, özellikle Teâ li-i İslâ m Cemiyeti’nin bu bölgedeki şubesi mensupları, “Padişahtan başka hiç bir kuvvet tanımayız, Kuvâ -yı Milliye’yi dağıtmak için mâ len, bedenen bütün kuvvetlerimizi harcamağa ahdettik” demek suretiyle Karabiga, Bandırma ve Gönen dolaylarındaki Çerkesleri, Kuvâ -yı Milliye’ye karşı yapılacak bir ayaklanma hareketi için hazırladılar. Bu sebeple, Boğazların doğusundaki topraklar üzerinde yaşayan çeşitli halk kütlesini, Kuvâ -yı Milliye lehine kazanmak için çok çaba harcamak ve her şeyden önce onları, Kuvâ -yı Milliye’nin halk ve memlekete hizmet ettiğine inandırmak gerekiyordu. İşte bundan dolayı Akbaş Cephaneliği kahramanı Hamdi Bey Biga’ya gönderildi. Hamdi Bey’in orada yaptığı ilk iş Kara Hasan Çetesini dağıtmak ve Kara Hasan’ı cezaevine tıkmak oldu. Bu suretle halk, kanun dışı işler yapan bir musibet adamdan kurtulmuş oldu.A
nzavur, Bandırma’dan etrafa emirler yayarak zorla, para ile ve taassubun şeytanî hileleriyle halkı zehirliyordu. Nihayet harekete geçmişti. Gâvur İmam lâkablı eşkıya Fevzi, iki bin silahlı adamı ile Balya üzerinden Balıkesir’e yürümeye başladı. Bizzat Anzavur da yaklaşık beş bin kişi ile Kirmasti’ye yürüdü ve buraya girdi. Diğer taraftan Susurluk’ işgal eden Anzavur, muzaffer olarak gireceği Bursa’da Cuma namazını Çinili Camide kılacağını ilâ n etti.Anzavur İsyanının Bastırılması
A
nzavur’un üzerine yürüyeceği, yok edeceğini söylediği, dinsiz imansız olarak nitelediği vatan savunması için canlarını ortaya koyan özbeöz Türk çocukları idi. Yunanlıların vatandan bir kısım toprak daha istila etmenin vahameti yanında, Anzavur’un ilerlemesi de o derece zararlı idi. Eğer Anzavur başarılı olursa, memlekette bağımsızlık ve hürriyet ruhu öldürülür, vatanı dış düşmanların istilâ sına açık bırakmak isteyenlerin zaferi gerçekleşirdi. Aslında istenilen de buydu. Yunanlıların ilerlemesi ise, bu derecede kötü bir sonuç vermezdi. Yunanlılar, İzmir etrafındaki cephelerimizi dağıtabilirler, belki bir miktar arazi elde edebilirlerdi. Fakat bu takdirde, milletin hamiyeti yeniden coşar ve birleşen millet karşısında bu istilâ elbette devamlı olamaz, düşman er veya geç, yine mağlû b edilebilirdi. Böylece 61. Tümen kumandanı Albay Kâzım Bey’in komutası altında birleşen millî kuvvetlerin önemli bir kısmının Balıkesir’de toplanmaları kararlaştırıldı. Salihli cephesinde bulunan Çerkez Ethem’e de haber verilerek, asilerin Balıkesir’e ele geçirmeleri halinde Yunanlılarla irtibat sağlamalarına imkâ n vereceğinden, süratle ve bizzat yeterli kuvvetle Balıkesir’e gelmesi istendi. Bunun üzerine Salihli cephesinden, Ethem Bey’in kumandasında süvari ve piyadeden kurulu iki bin mevcutlu bir müfreze geldi. Demirci Mehmet Efe de, Aydın cephesinden Danişmentli İsmail Efe’nin kumandasında 600 süvari zeybek gönderdi. Ayrıca Akhisar ve Soma cepheleriyle, İvrindi ve Ayvalık bölgesinden de önemli kuvvetler geldi. Ayrıca Balıkesir’den de Keçeci Hafız Emin Bey kumandasında millî bir süvari müfrezesi kuruldu. Sonradan Balıkesir millet vekili olan binbaşı Salim Bey’in kumandasındaki nizamiye kuvvetleri de bunlara katıldı. Eskişehir, Bilecik ve Bursa’dan da yardımcı kuvvetler Balıkesir’e doğru sevk edildi. Balıkesir halkı ve heyet-i merkeziyesi, bu kuvvetleri ve kumandanlarını çok samimi bir şekilde karşıladılar. Harekâtın idaresi ve bütün kuvvetlerin kumandasını albay Kâzım Bey üzerine aldı. Mustafa Kemal Paşa da, Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı beyannamede özetle, bu câniyane teşebbüsün, düşmanlarımızın istihdaf ettikleri gayeyi sağlamaktan pek uzak olup, hiç bir güçle sarsıntıya uğratılmayacak derecede var olan millî azim karşısında çok yakında yerle bir olacağını bildirdi. Böylece Balıkesir’de cephe kumandanlığı vekâletini Avni Bey’e bırakan Kâzım Bey, 14 Nisan 1920’de büyük bir kuvvetle hareket etti. Halk arasında Anzavur’a karşı o derecede bir düşmanlık hâ sıl olmuştu ki, hiç silah kullanmayı bilmeyenler ve hatta silahları olmayanlar bile, millî ve vicdanî bir hissin tesiriyle bu harekete katılmışlardı. Nihayet 15 Nisan Perşembe günü akşamı, öncü birlikler Susurluk’la Mustafa Kemal Paşa arasında bulunan Yahyaköy sırtlarında Anzavur kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu eşkıya güruhu üzerine yapılan şiddetli taarruz ertesi gün akşamına kadar devam etti ve düşmanın kesin bozgunuyla sonuçlandı. Anzavur neye uğradığını şaşırmıştı. İlk bozgun karşısında her şeyin üstünde tuttuğu kendi canının kaygısına düşmüş ve hemen atına atlayarak hiç tereddüt etmeden, bütün emrindekileri ve adamlarını bir anda terk etmiş ve süratle Bandırma yönüne doğru kaçmaya başlamıştı. Süvarilerimiz arkasından şiddetle tâkibe koyulmuşlardı. O sırada Balya bölgesinde bulunan Gâ vur İmam kumandasındaki kuvvetler de bozguna uğratıldı. Mustafa Kemal Paşa’ya giren diğer kuvvetlerimiz de eşkıyayı süratle tâ kib ederek Bandırma’ya girdi. Bunun gerçek nedeni halkın Kuvâ -yı Milliyeye yardım etmesi ve onları davet etmesiydi. Gönen üzerinden Biga’ya ilk giden kuvvetimiz Biga’yı işgal etti. Bu suretle hainlerin, bütün Kuvâ-yı Milliyeyi dağıtacaklarına inandıkları sözde Halife kuvvetleri üç gün içinde dağıtılarak yok edilmişti.A
nadolu’da başlayan bu şanlı direnişi kırmak, yok etmek için iş başına getirilen Damat Ferit, İngiliz yüksek komiseri Amiral de Robeck ile görüşerek, tutuklanmasını istediği vatanseverlerin bir listesini de İngilizlere vermişti. Bütün bunlardan sonra, padişahın sempatiyle bakmadığı, İtilâf devletlerinin de güven duymadığı ve 18 Marttan beri çalışmayan Meclis-i Mebusan 11 Nisan 1920’de padişahın emriyle dağıtıldı. Diğer taraftan, aynı gün Ferit Paşa’nın isteği ile İngilizlerin de ısrarıyla, Kuvâ-yı Milliye aleyhine Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah imzasıyla bir fetva yayınlandı. Buna padişahın bir fermanı da eklenerek, her üç metin bir arada basılarak Yunan ve İngiliz uçakları ile Anadolu’ya dağıtıldı. Fetvada, Millî Mücadeleyi yönetenler Padişaha baş kaldırmış, kendi çıkarlarını düşünen zorbalar, halifeyi dinlemeyen dinsizler olarak gösteriliyordu Damat Ferit, bu genelge ile halkın desteğini sağlamak istiyor ve Kuvâ-yı Millîye aleyhinde kamu oyu oluşturmaya çalışıyordu. Nitekim genelgede Kuvâ-yı Millîye hareketi bir fitne ve fesat hareketi olarak niteleniyor, ona karşı mücadele geçildiği belirtilerek, bu harekete katılanların ve tertip edenlerle teşvik edenlerin te’dib edileceği beyan ediliyordu.A
ynı şekilde Şeyhülislâm Dürrizâde esseyyid Abdullah Efendi de aynı gün bir fetva yayınlayarak “Padişahın haberi ve emri olmaksızın asker toplayanların, askeri iaşe ve donanım (teçhiz) bahanesiyle vergi alanların, memurin-i ilmiye ve askeriye ve mülkiyeyi hodbehot azl ve kendi hempalarını nasb ve merkez-i hilâfet ile memâlik-i mahrusanın muvasalat ve münakalât ve muhaberatını kat ve taraf-ı devletten sâdır olan evâmirin icrasını men..” edenlerin öldürülmelerinin şeran uygun olduğunu ilân ediyordu. Damat Ferit, bu girişimlerden başka ayrıca Sivas Kongresi sırasında iktidarda iken plânladığı yeni bir kuvvet oluşturma yani Kuvâ-yı İnzibâtiye kurma çabalarını tekrar başlattı. Böylece 18 Nisan 1920’de “Kuvâ -yı İnzibâtiye Teşkilatı” kuruldu.B
ir süre sonra teşkil edilen bir alayına sancak bile verildi. Hatta Padişah Vahdettin 16 İnzibâtiye gazisini ! Mecidiye nişanıyla taltif etti. Refi’ Cevat gibi sözde aydınlar, gazetelerinde “Anadolu Kemalistlerden temizlenmelidir.” diyordu. Ulusal namusun galeyanı ile ayaklanmış olan Türk Milleti, bizzat hükümdar tarafından elleri, kolları bağlanarak düşman ayaklarının önüne atılmak isteniyordu. Bugün ve yarın tarihin bu noktası geldikçe, Türkiye Cumhuriyeti’nin evlatları buralarda derin düşünceye dalacak ve büyük dersler çıkaracaklardır.Bütün bu gelişmelere daha fazla kayıtsız kalamayan Osmanlı Hükümeti 4 Ekim 1920 tarihinde “Balıkesir’e giren Yunan kuvvetlerinin hissiyat-ı İslamiyeyi rencide edecek surette yakışmaz tecavüzlerde bulundukları anlaşıldığından önlenmesi için girişimlerde bulunulması gerektiği” ne dair Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) kararı almak mecburiyetinde ka
lmıştır. Hükümet, Süleyman Hikmet Bey’i müfettiş olarak bölgeye göndererek durum hakkında tahkikat yapılmasını istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Hikmet Bey Balıkesir’e gelerek bölgede incelemelerde bulunarak izlenimlerini çeşitli raporlar halinde hükümete göndermiştir.Bu raporlardan, 11 Ekim 1920 tarihli Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği raporunda yeni işgal mıntıkasında birçok gencin Kuva-yi Milliye ile ilgisi olduğu gerekçesiyle tutuklanarak ağır şekilde cezalandırıldıklarını belirtmektedir. Bunun önüne geçilmesi için İzmir’de bulunan Yunan Genel Karargahı ikinci Şube Müdürü Kolonel Aftodonis nezdinde başlattığı girişimden bahsetmektedir.
Süleyman Hikmet Bey 9 Ekim 1920 tarihli bir başka raporunda; Yunan Ordusunun ileri harekatı sırasında Kuva-yi Bagiye’
ye (asi kuvvetler) ait olduğu iddiasıyla ahalinin bir çok hayvanına Yunan askeri tarafından el konularak Bandırma ve İzmir yoluyla ve Yunanistan’ın et ihtiyacını temin maksadıyla Atina’ya sevk edildiği ve askeri harekat dolayısıyla mahsulatın bazı yerlerde hasara uğradığı, ahaliden belge verilmeden zorla eşya alındığı tespit edilmiştir. Resmi evraklarda ve defterlerde de zayiat olduğu, bunların tespiti için bir komisyon kurulması gerektiği anlatılmaktadır. Burada Kuvâ-yi Milliye’den Kuvâ-yi Bagiye yani asi, serkeş kuvvetler olarak bahsetmesi düşündürücüdür.Süleyman Hikmet Bey 18 Ekim 1920 tarihli bir başka raporunda; Karesi Sancağı dahilinde Kuvâ-yi Milliye’ye ait para ve eşyanın başta Yunan işgal kuvvetleri olmak üzere, bir takım memurlar tarafından da gasb edildiği hatta Edremit Yunan Merkez Kumandanı Mavramanis’in Kuvâ-yi Milliye’ye ait paradan 50-60 bin lirayı gasp ettiğini ifâde etmiştir.
Mülkiye Müfettişi Süleyman Hikmet Bey başkanlığındaki teftiş heyeti Karesi Sancağına bağlı kazaları da gezerek Yunanlılar’ın yaptığı zulüm ve vahşetleri araştırmışlardır. Bu gezilerin sonucunda Süleyman Hikmet Bey, Yunan işgal kuvvetlerinin Karesi Sancağı dahilinde bölgelerin sosyal yapısına göre farklı siyasetler takip ettiğini tespit etmiştir. Bu tespitini 23 Ekim
1920 tarihli Dahiliye Nezaretine yazdığı raporda açıklamıştır. Rapora göre; Yunanlılar Karesi Sancağını çeşitli bölgelere taksim ederek her yanda ayrı ayrı siyaset izlemekteydi. Bir Yunan temsilcisi, sivil posta ve telgraf müdürleri bulunan ve doğrudan doğruya Yunan komiserliğine bağlı özel jandarma teşkilâtıyla diğer bölgelerden ayrılan Edremit, Burhaniye Mıntıkası; Hükümet konaklarına resmi dairelere ve belediyelere Yunan sancağı çekmek suretiyle farklı bir durum arz eden Bandırma-Erdek; mahalli hükümet tesisiyle faaliyet gösteren Marmara Adaları mıntıkası Yunanlılar’ın “TAZYİK SİYASETİNE” muhatap idiler. Osmanlı hakimiyetine daha fazla riayetkar, halkı fazla uysal bulunan Balıkesir, Gönen, Balya, Sındırgı bölgesinde “MÜSAMAHA SİYASETİ” uygulanmaktaydı.Ban
dırma'nın işgalinin ardından, yerli Ermeni ve Rumlardan çok sayıda kişi Yunan kuvvetlerine asker olarak katılmış, bir kısmı da çeteler oluşturmuştu. Bu gelişme üzerine harekete geçen efeler, oluşturdukları kuvvetlerle kısa sürede bu çeteleri bertaraf etmişlerdir. Bandırma'da bulunan Yunan kuvvetleri işgal süresince halka zulmetmişler, olmadık hakaret ve saldırılarda bulunmuşlardır. Bilhassa Ermeni çeteciler halktan ve askerimizden pusuya düşürdüklerini hunharca katletmişlerdir. Bu saldırılara karşı bölgede hareket halinde olan Bacak Hasan, Talaşmanlı Hurşit, Pıtır Hüseyin, Gönenli Hasan gibi namlı efeler Rum ve Ermeni çetelerine bölgeyi dar etmişlerdir.A
ncak Mustafa Kemal Paşa'nın 1 Eylül 1922'de ilk hedef olarak Akdeniz'i gösteren ünlü emrini vermesi üzerine, kahraman Türk ordusu batıya doğru kaçmakta olan Yunanlıların peşini bir an olusun bırakmadı. Türk şehir, kasaba ve köylerini baştan başa ateşe veren ve halkının çoğunu, camilere ve evlere doldurarak katleden Yunanlılar, çok sayıda silah, cephane, araç ve gereç bırakarak binlerce insanını Anadolu topraklarına gömerek maceralarını sona erdirdiler. Bu eli kanlı katiller geri çekilirken yerli Rum ve Ermenilerin de desteği ile şehri yakıp yıkmışlar ; meydanlara, camilere ve mezarlıkları topladıkları mâsum insanlarımızı katletmişlerdir. Nihayet 17 Eylül 1922’de 3. Kolordu komutanı Şükrü Naili Paşa kumandasında marşlar söyleyerek Bandırma’ya giren millî kuvvetler, şimdiki Atatürk caddesi başlangıcında Bandırmalılar tarafından karşılandı. Büyük zafer ve şehrin düşman işgalinden kurtuluşu münasebetiyle sokaklara dökülen halk ellerinde Türk bayrakları olduğu halde bu büyük sevinci coşkuyla kutladılar.S o n u ç :
Bu ülkenin, bu büyük milletin yetiştirmiş olduğu kahraman evlatlarından biri olan Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın yok edilmesine, düşmanların kahredici haksız işgallerine karşı koyduğu için, İstanbul’daki işbirlikçi, korkak ve âciz Damat Ferit Hükümetine başkaldırdığı için âsi, çeteci olarak, vatan evlatlarının bu muazzam mücadelesi ise “gayr-i mill
î” ilân edilmiştir. Damat Ferit Paşa’nın, 19 Eylül 1919’da, Anadolu’daki adamlarına gönderdiği bir genelge ile Anadolu hareketini Bolşevik hareketi olarak nitelendirmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa, “Hey’et-i Temsiliye”adına bunu kesin bir dil ve delillerle şiddetle protesto etmişti. Ancak, bir taraftan bu yolda harekete devam eden Damat Ferit, diğer taraftan da Anadolu’daki adamlarına para yağdırarak, “Kuvâ-yı Millîye”hareketini engellemek için kardeşi kardeşe kırdırmaktan geri durmuyordu. Halbuki 26 Temmuz 1919’da toplanan Balıkesir Kongresi’nde ise, kongre başkanı Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey ve arkadaşları, maksat ve gayenin vatanın kurtarılması olduğunu ve düzenli bir teşkilat dahilinde Yunanlıları Anadolu’dan atmaya azmettiklerini ilan ediyordu. Bu amaca ulaşmak için de millî seferberlik ilânına karar vermişlerdi.A
tatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliği içerisinde olanlar nedense görüntü üzerinde duruyorlar. İstiklâl mahkemelerinin almış olduğu kararları eleştirenler, bu yargılamaların âdil olmadığını, yargılama sırasında avukat bulunmadığını vs. hatırlatanlar, madalyonun öbür yüzünü hiç çevirmiyorlar. Ülke yangın yerine döndüğünde, milletin ırz ve namusu ayaklar altına alındığında, işgal güçlerinin her türlü haksızlık ve zulmü yaptıkları sırada bu milletin avukatlığına kimler soyunmuştu ? Padişah mı, yoksa Damat Ferit hükümetleri mi ? Yine de tüm yokluk ve sıkıntılara rağmen millet adına bu zulme karşı çıkan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları değil miydi ? Ayrıca, düşman saldırılarının tüm şiddetiyle hüküm sürdüğü, asker kaçaklarının had safhaya vardığı bir sırada vatanın bölünmez bütünlüğünü sağlamak için kurulmuş olan “İstiklâl Mahkemeleri” nin vermiş olduğu cezaları eleştirenler, sırf Kuvâ -yı Milliye yanlısı oldukları gerekçesiyle İstanbul Hükümeti tarafından idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmış olan yüzlerce mâsumu unutmuş görünmektedirler.S
öylevde bir hesaplaşma varsa, bu Sevr antlaşmasını imzalamış ve ulusal güçleri “hain” ilan etmiş karşı devrimci cepheyle bir hesaplaşmadır. Öyleyse aydınım diyen bir insan, ayrıntı olarak görülebilecek bir takım şeyleri bir kenara bırakarak, bu hesaplaşmada yerini almak zorundadır. Ancak bu konuda açık, dürüst ve samimi olmak zorundadır.O
’nun mücadelesi, belki pek çok mücadeleden daha meşru, daha gerçekçidir. Bu ülkenin, bu büyük milletin yetiştirmiş olduğu kahraman evlatlarından biri olan Mustafa Kemal Atatürk, bağımsızlığın yok edilmesine, düşmanların kahredici haksız işgallerine karşı koyduğu için, İstanbul’daki işbirlikçi, korkak ve âciz Damat Ferit Hükümetine baş kaldırdığı için âsi, çeteci olarak, vatan evlatlarının bu muazzam mücadelesi ise “gayr-i millî” ilân edilmiştir. Damat Ferit Paşa’nın, 19 Eylül 1919’da, Anadolu’daki adamlarına gönderdiği bir genelge ile Anadolu hareketini Bolşevik hareketi olarak nitelendirmesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa, “Hey’et-i Temsiliye” adına bunu kesin bir dil ve delillerle şiddetle protesto etmişti. Ancak, bir taraftan bu yolda harekete devam eden Damat Ferit, diğer taraftan da Anadolu’daki adamlarına para yağdırarak, “Kuvâ-yı Millîye” hareketini engellemek için kardeşi kardeşe kırdırmaktan geri durmuyordu. Halbuki 26 Temmuz 1919’da toplanan Balıkesir Kongresi’nde ise, kongre başkanı Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey ve arkadaşları, maksat ve gayenin vatanın kurtarılması olduğunu ve düzenli bir teşkilat dahilinde Yunanlıları Anadolu’dan atmaya azmettiklerini ilan ediyordu. Bu amaca ulaşmak için de millî seferberlik ilânına karar vermişlerdi.G
azi Mustafa Kemal Paşa, " Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her zaman yıkılmağa mahkûmdur." Derken bir tarihi gerçeği dile getiriyordu. İlelebet yaşamak isteyen bir millet, tarihini de yaşatmak zorundayız. Bizler yokluklar içinde, destanlar yazan bir milletin çocuklarıyız. Memleketlerinin düşman çizmesi altında çiğnenmesini asla kabul etmeyen vatanseverler, yer yer bölgesel kurtuluş hareketlerine girişmişlerdir. Daha kongreler yapılıp, Millî Mücadelenin esas programı belli olmadan, Batı Anadolu işgale karşı çıkmıştır. Batı Anadolu direnişi Yunanlıların içerilere nüfuzunu önlemiş, düzenli ordu birliklerinin kurulmasına zaman ve zemin hazırlamıştır. Eğer Batı Anadolu direnişi olmasaydı, bölge çok daha önce Yunan işgaline girmiş olurdu. Balıkesir Kongresi, işgali protesto etmenin ötesinde, " Harekâ t-ı Milliyeyi" fiilen başlatıp, ilan etmiştir.Balıkesir’de şehrin ileri gelenleri hemen toplanarak, bu kongreye iştirak edecekleri tespit ettiler. Buna göre; Balıkesir Merkezden 6, Edremit’ten 5, Burhaniye’den 3, Balya’dan 4, Bandırma’dan 2, Gönen’den 4, Sındırgı’dan 2, Erdek’ten 3, Ayvalık 3 olmak üzere toplam 32 delege gönderilmiştir. Bu kongre bütün engellemelere rağmen şu yararları sağlamıştır : Düşmana karşı silahlı mücadele fikrinin doğması ve üst kademedeki yöneticilerle eşraf arasında işbirliğinin doğmasıdır. Başka bir de
yimle bu kuruluş, Batı Anadolu’da bağımsızlık ateşinin yakılmasına öncülük etmiştir. Bu durum göz önüne alınırsa yaptığı çalışmaların önemi de kendiliğinden ortaya çıkar.İkinci Balıkesir Kongresi'nde (26-30 Temmuz 1919) alınan kararların 3. Maddesinde, hiçbir siyasi fırka ile alakadar olmadıkları gibi, çeteciliğin de nefretle karşılandığı vurgulanıyordu.4. maddede ise Kongrenin asıl maksad ve gayesinin vatanın kurtarılması oluğu bilhassa ifade ediliyordu.7. Madde ile de 1300 den 1309 doğumlulara kadar olan
erkeklerin peyder pey silah altına alınacağı ; millî seferberliğin umumi olduğu, herkesin vatan hizmeti ile sorumlu olduğu hatırlatılıyordu.16. madde ile de Subay ve erlere verilecek maaş ve ikramiye mahallerin takdir ve yetkisine bırakılıyordu
26. madde
ile ise Yunanlılarla hiçbir şekilde müzakere edilmemesi uygun görülüyordu. 27. Madde ile de Yunanlılar, ülkenin her tarafından tard edilinceye kadar savaşa devam etmenin, vazifelerin en başta geleni olduğu kabul ediliyordu.Kongre üyeleri, Sadaret Makamı, İngiltere, Amerika, Fransa, İtalya Siyasi Temsilcilerine gönderdikleri telgraflarda, Erdek Murahhası Eşraftan Hacı Emin Bey-zâde Said ve Eşraftan Seydi Efendi-zâde Sâib'in de imzalamış oldukları beyannamede, Türk insanının kanının son damlasına kadar mücadele edeceğini ; hiçbir güç ve tehdit karşısında ve hiçbir şekilde işgalleri kabul etmeyeceklerini haykırıyordu.
Dördüncü Balıkesir Kongresi'nde bu kere Erdek murahhasları ise Rauf ve Ahmed Beylerdi.
U
lusal bağımsızlık savaşını kazanmada, nasıl ki hareketin kaynağını ulusun kendisi olduysa, çağdaşlaşma savaşının kaynağı da yine ulusun kendisi olmuştur. Bilindiği üzere, Atatürk’ün Büyük Nutku Türk gençliğine hitabesi ile sona erer. Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet eden Atatürk’ün bu kitabesi bir bayrak olarak genç nesillerin önünde dalgalanmış ve gençliğe ışık tutmuştur. O, Büyük Nutkunu, mâzi olmuş bir devrin hikayesi olarak takdim etmektedir. Bunda, gelecek nesiller için dikkat edilmesi ve daima uyanık bulunulmayı gerektiren önemli noktalara işaret edilmektedir. Bugün Kurtuluş Savaşımız ve Atatürk konusunda yapılan tartışmalar asıl mecrasından ayrılarak yapılmaktadır. Atatürk’ün bu muazzam mücadelede, ülkenin içinde bulunduğu koşullar bunu gerektirdiği için savaştığı kavratılmalıdır. Esas sonucun çağdaşlaşmak, akılcılıkla ve aksiyonla ilerlemek olduğu vurgulanmalıdır. Yine Atatürk’ün ifadesiyle, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmenin kavgasının verildiği örneklerle açıklanmalıdır.K A Y N A K Ç A
I - BELGELER
A -
Başbakanlık Osmanlı Arşivi1- B.E.O. Gelen-Giden
2-
DH-İ-UM (Dahiliye Nezareti İrade-i Umumî ye Müdüriyeti)3- DH-KMS (Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdüriyeti)
4-
M.V. (Meclis-i Vükela Mazbataları)B- Gazeteler
1- Alemdar, 1920
2- Takvî m-i Vekâ yi, 1920
C- Makale ve Eserler
|
AKARSLAN, Mediha..... ; |
Türk Milli Mücadelesi’nin Balıkesir Cephesi, Balıkesir Valiliği Kültür Yayınları, Ankara 1998 |
|
APAK, Rahmi ................ ; |
|
|
ARSAN, Nimet ............... ; |
Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannâ meleri, Ankara 1991 |
|
AYBARS, Ergün ............ ; |
|
|
AYIŞIĞI, Metin .............. ; |
“Mütareke Döneminde İstanbul Hükümetleri ile Kuva-yı Milliye Arasındaki Münasebetler (14 Ekim 1918-16 Ekim 1920)”, 14-17 Ekim 1993 Elazığ Fırat Üniversitesi I. Tarih Sempozyumu Tebliği, Elazığ 1933 |
|
ERDEHA, Kamil ........... ; |
Milli Mücadele’de Vilayetler ve Valiler, Remzi Kitâbevi, İstanbul 1975, |
|
GÖKBİLGİN, Tayyib ..... ; |
Millî Mücadele Başlarken II, Ankara 1965 |
|
İĞDEMİR,Uluğ ...............; |
Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları , Ankara 1989 |
|
ÖZALP, Kâzım ................; |
Millî Mücadele I, II, Ankara 1972 |
|
ÖZER, Kemal ..................; |
Kurtuluş Savaşında Gönen, Balıkesir 1964 |
|
SOFUOĞLU, Adnan .......; |
Kuvâ-yı Millî ye Döneminde Kuzeybatı Anadolu (1919-1921), Ankara 1994 |