DÜNDEN BUGÜNE BATI TRAKYA MESELESİ
Prof. Dr. Metin Ayışığı
Takdir edileceği üzere, tarihi gerçekler ilk elden orijinal kaynaklara, yani arşiv belgelerine dayanır. Belgesiz tarih yazılamaz ve olayların gerçek yönleri gün ışığına çıkarılmaz. Arşiv belgeleri olmadan ve bilinmeden, varsayımlarla tarih yazmak, belirli bir devir hakkında hüküm vermek, bir devri veya olayları değerlendirmek, tarih biliminin gerektirdiği tarafsızlığa ve bilimsel objektifliğe sığmaz. Devletler aralarında
yapmış oldukları antlaşmalara uymak zorundadırlar. Bu durum milletler arası camiada saygın ve demokratik bir devlet olmanın da gereğidir.A- Batı Trakya’nın Coğrafi Sınırları ve Tarihçesi
Balkan Yarımadasının bir parçasını oluşturan Trakya; Karadeniz, Marmara Denizi ve Balkan-Rodop dağ silsilesi arasında kalan arazi parçasının adıdır. Trakya Doğu ve Batı olmak üzere iki kısma ayrılır. Doğu Trakya, bugünkü Türkiye'nin Avrupa kıtasındaki arazisini teşkil eder. Bunun dışındaki kısmı ise Batı Trakya olup 1913’
te kurulan “Batı Trakya Hükümet-i Müstakilesi” sınırları esas alındığında, bir kısmı Yunanistan’ın, diğer bir kısmı da Bulgaristan'ın sınırları içinde kalmaktadır. 1923 Lozan Antlaşması'yla sınırları çizilen Batı Trakya ise bugün tamamen Yunanistan’ın idaresinde bulunan bölgedir. Günümüz Batı Trakyası’nın sınırları; Doğudan Meriç Nehri ile Türkiye’den, Batıdan Mesta-Karasu nehri ile Makedonya’dan, Kuzeyden Rodop dağları ile Bulgaristan’dan ayrılmakta, Güneyden de Ege denizi ile çevrili bulunmaktadır.Batı Trakya, M.Ö.2000 yıllarından beri üzerinde yaşanılan bir bölgedir. Bölgenin en eski halkı, Hint-Avrupa kökenli bir halk olan Traklar'dır. M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren bu bölge sırasıyla Pers, Yunan ve Makedonya uygarlıklarının egemenliğinde yaşamış, bundan sonra M.Ö. 335 yılına kadar Trakya Krallığı hüküm sürmüştür. Daha sonra Batı Trakya, Roma ve Bizans İmparatorluklarının egemenliği altında yaşamıştır. Osmanlı Devleti bölgeyi 1354 yılında fethetmiş ve burada 559 yıl hüküm sürmüştür. Ancak bölgede Türk varlığının, Balkanlara M.Ö. 2. yüzyılda ulaşan İskit Türklerinin ve Orta Asya'dan batıya göç eden kavimlerin gelişiyle başladığı bilinmektedir.Osmanlı Devleti buralardaki yerli aristokrasiyi kendi askerî sınıfı içine almaya çalışmış, Ortodoks Metropolit ve Piskoposlarına tımar tahsis etmiş, önemli manastırların imtiyazlarını onaylamış, birçok şehirlerin eski imtiyaz ve vergi muafiyetlerini devam ettirmiştir. Osmanlıların Balkanlardaki fetihleri sırasında yerli halkın Osmanlı idaresini tercih etmesi, bu fetihleri kolaylaştıran bir faktör olmuştur.
B- Yunanlıların Batı Trakya’daki Türkler’e Karşı Uyguladığı Baskı ve Zulüm
Yunanlılar, Mondros Mütârekesi'nin öngördüğü şartların oluştuğu bahanesiyle özellikle İngilizlerin tahrik ve kışkırtmasıyla hareket ederek Türkler üzerinde soykırım uygulamaya başlamışlardır. Türklere karşı acımasız bir mücadele içerisine giren Yunanlılar, teşkil ettikleri ve devlet tarafından da desteklenen çeteler vasıtasıyla katliâm ve tecâvüz hareketlerine girişmişlerdir. Türk nüfusu Balkanlardan uzaklaştırabilmek için başvurdukları baskı ve katliâma kutsal yerlere karşı giriştikleri şiddet eylemlerini de eklemişlerdir. Bu yolda, özellikle o bölgelerin Türklere ait olduğunu ispat eden cami ve benzeri tarihî eserlere karşı çok acımasız saldırılarda bulunmuşlardır. Hristiyan ve Musevîlerin okulları açıldığı halde Müslüman okullarının açılmasına izin verilmiyor ; vakıfların idaresi Atina Antlaşması’na göre Müslümanlara verilmesine rağmen vakıf haneler zorla işgal edilip gelirlerine el konuluyordu.
Yunanlıların idaresine geçen topraklarda yaşayan Türklere ait mektepler Rum mektebi haline getirilmiş, camilere kilit vurulmuş, Rum olmayan nüfus göçe zorlanmış ve göçe teşebbüs eden üç bin Türk yollarda perişan olmuştur. Türklerden boşalan köy ve kasabalara, başka bölgelerden ve devletlerden getirilen Rumlar yerleştirilmiştir. Türklerin Hristiyanlığı kabul etmeleri için asimilasyon uygulanmış, direnme gösterenler katledilmiş, kadın ve genç kızların namusları kirletilmiştir. Drama'da yapılan katliâmın duyulmaması için on beş köyün, diğer yerlerle olan irtibatı kesilmiştir. Selanik ve civarı ile Drama, Doksat, Demirhisar, Avrethisar, Karacaâbâd ve Lankaza'da Kafkasya'dan göç eden Rumlara verilmek üzere Müslüman halkın evleri, emlâkları, tarım aletleri hatta zorunlu gıda maddelerine varıncaya kadar her şeyleri müsâdere ediliyordu. Müslüman kadınların kocalarının önünde ırzlarına geçiliyordu. Pek çok kadın Hristiyanlığı kabule zorlanıyordu. Yunanistan, ele geçirdiği yerleşim birimlerinde yaşayan Türkler’e uyguladığı baskıyla onları göçe zorluyordu. Bölgede çoğunlukta olan Türk nüfusa karşı, suni bir ekseriyet temin etmek için Trakya’dan, Amerika’dan ve Kafkasya’dan gelen Rumları kasıtlı olarak Türk köylerinde iskân ettiriyordu. Vodine ve Drama’da Türklerin mal ve hayvanlarına zorla el koyan Rumlar, buna karşı koyanları zorla Hristiyanlığı kabule zorluyor, kadın ve kızların ırzlarına tasallut ederek, camileri tahrip ediyorlardı. Evleri Yunan askerleri tarafından basılarak göçe zorlanan, bu zulüm ve baskıya daha fazla dayanamayan üç bin kadar insan perişan bir durumda Türkiye’ye doğru yola çıkmıştı.
Müslümanların ellerinde olan tütün ticaretini Rumların tekeline vermeye çalışan Yunanistan, bölgede yaşayan Türkleri ekonomik baskıyla yıldırmaya çalışıyordu. Kavala, Drama, Sarışaban ve Pravişte kaza ve livalarına bağlı köylerde yaşayan Müslüman halkın elindeki hayvanlara, yiyeceklerine ve kışlık zahirelerine varıncaya kadar el koyan Yunan askerleri, bunları Hristiyanlara satıyordu. Siroz'un Zihne kazasında oturan Müslüman halk Drama'ya nakl ve tehcir edilerek bütün mallarıyla eşyaları yağmalanmıştı. Siroz ve Drama sancaklarındaki Müslüman halkının bütün malları yağma edilmişti. Sarışaban, Kavala ve Priştine kazalarında yaşayan, ancak yerlerinden sürülen Müslüman halkın akibetleri hakkında bir haber alınamıyordu. Batı Trakya'daki Yunanlılar çok sayıda Türkü, komiteci diyerek tutuklamış, silah arama bahanesiyle köyleri basmış, halkan bir çoğunu işkenceyle katledip yaralamıştı.
Trakya'nın İtilaf Devletleri tarafından Türklere terk edildiği şeklindeki bir haber üzerine Yunanlılar, Tekirdağ'daki halka zorla bir miting yaptırarak, “Müslümanların Yunan Hükümeti'nden memnun olduklarına ve adilane davrandıklarına” dair belge düzenleyip halka imzalattırıyorlardı. Halbuki mübadele gereği Batı Trakya’da kalmış olan Müslüman halkı göçe zorlamak için, merkezi Atina’da bulunan Rum ve Ermenilerden müteşekkil iki yüz kişilik bir çete, Türk köyleri üzerindeki zulüm ve baskısını gün geçtikçe arttırıyordu. Ayrıca bütün Müslüman cemaatlere zorla mitingler yaptırarak, Yunan idaresinden hoşnut olduklarına ve Batı Trakya'nın Türklere bırakılmasının istenmediğine dâir Londra Konferansı'na ve Atina'ya telgraf çektiriyorlardı. Müslümanların çoğunlukta oldukları yerlerde baskılarını daha da arttırarak göç etmeye zorluyorlardı. Bu nedenle Rumların, çoğunluğu ele geçirmeleri için yaptıkları faaliyetin önlenmesi konusunda konferans nezdinde teşebbüsde bulunmak üzere durumun Murahhas Heyeti Başkanlığına bildirilmesi gerekiyordu.
Bu gelişmeler üzerine Yunanlılar tarafından Doğu Trakya’da Müslüman halka yapılan baskı ve zulmü yerinde incelemek, olayları tahkik etmek için Fransızlardan müteşekkil bir heyet 12 Mart 1921 tarihinde Istranca’ya gitti. Bölgede duruma müdahale eden Fransızlar, gerekli önlemi almakta gecikmediler.
Trakya’yı işgal etmek için akla gelmedik baskı ve propaganda faaliyetine girişen Yunanlılar, askerlik karşılığı Müslüman, Musevi ve Ermenilerden bedeli nakdî alıyorlardı. Ancak Doğu ve Batı Trakya'daki Müslümanlardan yirmi bir yaşından otuz bir yaşına kadar olanları zorla askere alıyordu.
Ermeniler, askerlik karşılığı altı ay için bin drahmi bedel-i nakdi alınacağının ilan edilmesi üzerine, İstanbul’daki İtilaf devletleri temsilciliklerine şikayette bulunmuşlardı.Ne yazık ki Batı Trakya’dan pek acı ve elîm haberler alınıyordu. İskeçe'de Yunan Fevkalâde Dîvâni Harbi tarafından 29 Ağustos 1923 günü Trakya İhtilali'ni yayma töhmetiyle on beş kişi idam edilip, yirmi sekiz kişi de on bir sene kürek cezasına çarptırılmıştı. 7 Şubat 1925 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bir önerge veren Menteşe Milletvekili Esat Bey (İleri) Yunanlılar tarafından takip edilen siyaset sonucu evlerine ve mallarına sahip olamayan ve çok zor bir durumda kalan Batı Trakya'daki Müslümanların durumlarının düzeltilmesini istedi
C- Batı Trakya’nın Kaybedilişi
1829 Edirne Antlaşması Yunanistan'a bağımsızlık kazandırmışsa da Rusya'ya hiç bir fayda sağlamamıştı. Bu yüzden Türk düşmanlığını millî bir siyaset haline getiren Ruslar, Balkan milletlerini tahrikle Osmanlı Devletinin başına çeşitli gaileler çıkarmaktan geri kalmıyorlardı. Bu gelişmeler yanında Rumeli'de çıkan isyanları, Rusya ve diğer Avrupa devletlerinin müdahalelerini, Rumeli'de ve dolayısıyla Batı Trakya'daki Türk var
lığının gerilemeye başlamasında bir dönüm noktası olarak kabul edebiliriz.Bölgenin stratejik önemi yanında tarihi ve ekonomik özelliklerini, ve halkının değişik etnik kökenlerden geldiğini gözönünde bulunduran Osmanlı Devleti, İstanbul'un ve Boğazların korunması bakımından bölgenin önemini daha da arttırması karşısında, 1864 yılında, geniş bir Edirne vilayeti kurmuştu. Siyasi bakımdan sağlanan bu bütünlük daha sonraları, Yeşilköy (Ayastefanos, 3 Mart 1878) ve Berlin Antlaşmaları (13 Temmuz 1878) ile bozulmuştur. Bu anlaşmalarla siyasi ve askeri bakımlardan Osmanlı Devleti'nin kontrolü altında kurulan Doğu Rumeli vilayeti Bulgaristan tarafından ele geçirilmiş, böylece Trakya'nın birliği de sarsılmıştır. 1886 yılında ise Doğu Rumeli'nin elden çıkmasıyla, Trakya artık yalnız doğuda Karadeniz, Marmara Denizi, güneyde Ege Denizi ve batıda Mesta nehri arasında kalan bir bölge haline gelmiştir.
Ayastefanos Antlaşması, Rodoplar ve diğer Rumeli bölgelerinde yaşayan ve Rus ve Bulgar zulmünü yakından tanıyan Türklerin büyük tepkisini gördü. Göç eden Türklerden bir kısmı, geri çekilmekte olan Osmanlı askeriyle birlikte Rodop dağlarına çıkarak Rus kuvvetlerine karşı mücadeleye girdi. Kurulmak istenen Bulgaristan'ın büyük bir çoğunluk olan Türklere yaşama hakkı bile vermeyeceği açıktı. Dolayısıyla Ayastefanos Antlaşmasının değiştirilmesi gerektiği büyük devletlere anlatılmış, bu konuda anlatmış, Rusya'ya baskı yapılması istenmişti.Yine de ortak Rus ve Bulgar zulmüne karşı ortaya çıkan bu harekat Batı Trakya’da ilk Türk “Muvakkat Hükümeti”nin kurulmasına sebep olmuştur.
D- Balkan Savaşları Sonunda Trakya
Balkan devletleri, Rumeli’de yapılacak ıslahatın büyük devletler eliyle kendilerine verilmesini, 30 Eylül 1912 tarihli bir nota ile istemişlerdi. Bunu savaş ilanı olarak kabul eden Osmanlı Hükümeti, bu devletlerle ilişkisini keserek bir anlamda savaş fitilini ateşlemiştir. Osmanlı ordusu yanlış yığınak ve idaresizlik nedeniyle yaptığı savaşları kaybetmiş, sonuçta imzalanan Londra barış antlaşmasıyla 30 Mayıs 1913) Midye-Ene
z ötesindeki Trakya ve tüm Rumeli’yi Balkan devletlerine bırakmıştır.Bu anlaşmayla Edirne Bulgaristan’a geçiyor ve Bulgaristan Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları alarak Ege denizine çıkıyordu. Balkan devletleri, kısa bir süre sonra ganimetin paylaşılması konusunda birbirlerine düştüler. Savaş sonunda umduğundan çok arazi elde eden Yunanistan, Selanik dahil bir kısım toprakları Bulgaristan’a kaptırmak istemiyordu. Neticede Bulgaristan’ın Sırbistan ve Yunanistan ile savaşması artık kaçınılmaz bir hal almıştı. Nihayet 29 Haziran 1913’te İkinci Balkan Savaşı çıktı. Bu durum karşısında, Londra antlaşmasının hükümsüz sayılması gerektiği düşüncesi, Türk kamuoyunda belirmeye başlamış, özellikle Kurmay Yarbay Enver Bey Edirne’nin kurtarılması için harekete geçmişti. Böylece hükümet Doğu Trakya’yı işgal etmek üzere Osmanlı ordusunun Midye-Enez çizgisini geçmesine karar verdi. 23 Temmuz 1913’te Edirne geri alınmışsa da, halkının %85’inden fazlası Türk olan Batı Trakya Bulgaristan’a kalmıştır.
Balkan Savaşları sonunda Trakya’nın Osmanlılarda kalan kısmı ise 3 bölgeye ayrılmıştı : Mesta-Struma nehirleri arasındaki kısmı Yunanlılara, Meriç-Mesta nehirler arasındaki kısmı Bulgarlara verilirken, Meriç’in doğusundaki kısmı da Osmanlı Devletine kalmıştı. Balkan savaşından sonra bu bölgelerdeki Bulgar ve Yunanlıların toplam nüfusları Türk nüfusunun yarısına bile ulaşamıyordu. O sırada, Bulgarlara ait kısımda 105 bin Bulgar, 84 bin Rum’a karşılık 447 bin Türk bulunuyordu. Osmanlı Trakyası’nda ise 2312 Rum ve 167 bin Bulgar’a karşılık 400 bin Türk nüfus bulunuyordu. Buna göre bütün Trakya’nın genel nüfusuna bakacak olursak bölgede, 1.223.000 Türk’e karşılık, 376 bin Rum ve 260 bin Bulgar bulunuyordu. Ayrıca Rum nüfusu içinde 20.000 Ermeni, 26.000 Musevi, 34.000 Hristiyan Arnavut’ta bulunmaktaydı.
E- Balkan Savaşının Ardından Osmanlı Birliklerinin Batı Trakya’yı İşgali
30 Mayıs 1913’de, “Londra Antlaşması” nın imzalanmasıyla Osmanlı Devleti’nin sınırı Midye-Enez olarak belirlendi. Selanik, Güney Makedonya ve Girit Yunanistan’a geçiyordu. Bulgaristan, Kavala, Dedeağaç’la birlikte hemen tüm Trakya’yı sınırları içine katıyordu. Ancak, Doğu Trakya’nın kurtarılmasının ardından %85’i Türk olan Batı Trakya’nın durumunun ne olacağı Türk kamuoyunu düşündürmeye başlamıştı. Bu arada hü
kümet, 19 Ağustos 1913 tarihinde Avrupa merkezlerindeki elçilerine gönderdiği haberde Batı Trakya’da Bulgar zulüm ve baskısına uğramakta olan halkı korumak için bu bölgeye bazı ufak birlikler gönderilirse, bunun Meriç’in batısına geçilmesi anlamına alınmamasını bildirmişti. Bu akıncı birlik “Umum Çeteler Kumandanı” Eşref Kuşçubaşı’nın emrinde idi. Eşref müfrezesi Bulgar kuvvetleriyle yaptığı mücadeleler sonunda Koşukavak, Mestanlı ve Kırcaali kazalarını işgal ve idaresi altına almıştı. Ancak bu durum başkumandanlık tarafından onaylanmadığından Enver Bey akıncı birliğine harekatı durdurma emrini vermek zorunda kalmıştı. Zira Hariciye Nezaretince 19 Temmuz 1913 tarihinde büyük devletlere gönderilen notada, Osmanlı Devleti’nin Meriç sınırını kesin olarak kabul ettiği ve bu nehrin hiçbir bahaneyle aşılamayacağı taahhüdünün verildiği belirtilmekteydi. Buna rağmen Hurşit paşa kolordusunun kurmay başkanı Enver Bey, Eşref Kuşçubaşıyla 22 Ağustos 1913 tarihinde Ortaköy’de görüşmüş ve tüm Batı Trakya’nın işgali kararlaştırılmıştı. Bu arada işgal ve idare işleri için gönüllü bazı subaylara Batı Trakya’ya geçmek üzere izin verilmesi de kabul olundu. Bu subaylardan bazıları: Trabzon redif tümeni kurmay başkanı Binbaşı Süleyman Askeri (Süleyman Zeynelabidin gizli ismi altında), Yüzbaşı İlyas, Üsteğmen Ömer Lütfi, Manastırlı Halim, Çerkez Reşit (Çerkez Ethem’in kardeşi). İşgal kuvvetleri 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya’nın merkezi Gümülcine, ertesi günü de (1 Eylül 1913) İskeçe’yi işgal etmişler, Bulgarlar ise Yunan işgali altındaki Dedeağaç’a sığınmışlardı.1- Batı Trakya’da Kurtuluş Savaşı - I. Batı Trakya Hükümeti
Ondördüncü asırda Osmanlılar’ın Balkanları fethetmesiyle Türkleşen Batı Trakya 1913’e kadar Osmanlı idaresinde kalmıştı. Balkan Savaşı sonunda Balkan ülkeleri arasında imzalanan 10 Ağustos 1913 Bükreş Antlaşmasıyla Batı Trakya Bulgaristan’a bırakılıyordu. Bugünkü Bulgaristan’ın güney bölgeleriyle Batı Trakya ile Makedonya’nın bir kısmını da içine alan bölgede 31 Ağustos 1913’te merkezi Gümülcine olmak ü
zere “Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi” ilan edildi. Müderris Salih Efendi başkanlığında kurulan hükümet 2 Ekim 1913’te “Garbi Trakya Hükümet-i Müstakilesi” adıyla bağımsızlığını ilan etti. Tüm resmi binalara bu bağımsız Cumhuriyetin yeşil, beyaz, siyah renklerden ve bir ay ile üç yıldızdan oluşan bayrağı asıldı. Bu hükümet pul bastırmış, amacını dışarıya da duyurmak için resmi Batı Trakya ajansını kurduğu gibi, Türkçe ve Fransızca “İndependant” adlı bir gazete de çıkarma girişiminde bulunmuştur.Türk kuvvetlerinin Koşukavak, Mestanlı ve Kırcaali’den sonra Gümülcine, İskeçe, Eğridere, Darıdere ve Meriç boylarını işgal etmesi, Batı Trakya Hükümeti Muvakkatesi’nin kurulması, İstanbul ve Sofya’da telaş yarattı. Yabancı baskılar sonucu, zaten bu işe başından beri karşı olan başkumandanlık, harekatın durdurulup geri dönülmesini bildirmiş, ancak gerek girdikleri yoldan dön-menin imkansızlığı ve gerek Batı Trakya Türklerine karşı duydukları vicdani sorumluluk nedeniyle, tam işgal hareketinin sonucunun alınacağı bir devrede geri dönmeyi reddeden işgal birlikleri, Osmanlı Devletiyle ilgilerini kesip, Batı Trakya Hükümeti Muvakkatesi’nin bağımsızlığını ilan ettiler.
Ancak, Bulgaristan’ın şikayetleri ve büyük devletlerin müdahalesiyle Osmanlı Hükümeti “Batı Trakya Hükümet-i Muvakkatesi” ne destek veremedi. 29 Eylül 1913 İstanbul Antlaşması’yla Bulgaristan’a bırakılan bölgenin, 25 Ekim 1913’e kadar bölgenin Bulgaristan’a teslimi şart koşuldu. Böylece “Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi” ancak 57 gün devam edebildi. Buna karşılık Bulgarlar, Bulgaristan ve Batı Trakya Türklerine önemli ve geniş haklar tanınacağı ; Osmanlı hükümetine batıya doğru Batı Trakya’da genişleme ümitleri vermek vaatlerinde bulunmuşlardı. Fakat tüm bunlar birer Bulgar vaadi olmaktan ileriye gidememiştir. Aksine Birinci Dünya Savaşında Osmanlı-Bulgar işbirliği bize, Karaağaç ve Meriç’in batısındaki Dimetoka bölgesinin elden çıkmasına ve Bulgarların Meriç’in 3 Km. doğusuna kadar genişlemelerine neden olmuştur.
2- Teşkilat-ı Mahsusa ve Batı Trakya Komitesinin Kuruluşu
Batı Trakya’nın boşaltılması ve “Batı Trakya Hükümeti” denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra bu hareketin mimarı Enver Bey, en yakın arkadaşı, idealist ve kahraman bir Türk subayı olan kurmay binbaşı Süleyman Askeri Bey’i görevlendirdi. Süleyman Askeri İstanbul’da “Muhacirin Müdürü” adı altında Batı Trakya ve Makedonya işlerini idare etmeye başladı. Bu durum Birinci Dünya savaşına dek böyle sürdü. Türk-Alman ittifakının imzalanmasından sonra 5 Ağustos 1914 tarihinde Harbiye nazırı Enver Paşa’nın gizli emriyle “Teşkilatı Mahsusa” kuruldu ve başına Süleyman Askeri Bey getirildi. İstanbul barış antlaşmasından sonra, Osmanlı-Bulgar ittifakı dayanılarak Süleyman Askeri Bey ile Bulgar Makedonya komitesi adına Dr.Nikolof ve Pavli Şatef
arasında, Sırp ve Yunanlılara karşı Osmanlı-Bulgar ortak mücadelesi tespit edilmiş, bu gizli faaliyetle “Türk Batı Trakya Komitesi” kurulmuştu. Komitenin başında yine Süleyman Askeri Bey bulunuyordu. Sofya’daki Radoslavof hükümeti de Süleyman Askeri Beyin Bulgar komitesiyle yaptığı antlaşmaya göz yummuştu. Bu Bulgar-Türk ittifakı, Sırbistan ve itilaf devletlerinin Bulgaristan’a karşı sert davranmalarına ve hatta sonuçta Bulgarların ittifak devletleri arasında savaşa katılmalarına en önemli etken olmuştur.F- Birinci Dünya Savaşı Sonunda Batı Trakya
Osmanlı-Alman ittifakının imzasından 15 gün kadar sonra (19 Ağustos 1914) Almanya’nın teşvikiyle Osmanlı-Bulgar ittifakı imzalanmıştı. Buna göre Osmanlı Devleti veya Bulgaristan iki Balkan devletinin saldırısına uğrarsa diğeri onun yardımına gelecekti. Ancak 6 Eylül 1915 tarihinde imzalanan “Osmanlı-Bulgar Hudut Düzeltme Antlaşması” yla Osmanlı Devleti, Batı Trakya’yı kurtarmaya çalışırken Bulgar ittifakını sağlamak için Doğu Trakya sınırında ülkenin savunmasına
ve iktisadi hayatını felç edecek derecede toprak kaybına uğramıştır. Antlaşma, Meriç nehrini, Edirne’nin kuzey, batı ve güneybatısındaki toprakları, Karaağaç-Kuleliburgaz demiryolunu Osmanlı Devletinden koparıyordu. Bulgaristan, Bükreş antlaşmasından sonra müttefiklerin ortak idaresine bırakılmış olan kuzey Dobruca'yı da 24 Eylül 1918 “Müttefikler Arası Berlin Antlaşması” yla ele geçirdiği halde, müttefiki Osmanlı Devletine Batı Trakya’yı vermeye razı olmamış, hatta 29 Eylül 1913 İstanbul antlaşması sınırını da kabul etmemiştir. Mondros Mütarekesi imzalandığı (30 Ekim 1918) günlerde Doğu Trakya’nın batı sınırı bu şekilde idi. Karaağaç, Dimetoka civarı ise yine Bulgarlara kalıyordu.1- Batı Trakya Komitesinin Kurulması
Savaş boyunca İstanbul’da başkumandan vekili Enver Paşa’ya bağlı olarak çalışmış olan Teşkilatı Mahsusa’yı idare edenler de Batı Trakyalılara haklarını savunacak ve gelecekleri için çalışacak bir dernek kurmalarını tavsiye etmişlerdi. Bu tavsiye doğrultusunda, İstanbul’da bulunan Batı Trakyalılar, Mondros mütarekesinden kısa bir süre sonra 10 Kasım 1918’de “Batı Trakya Komitesi” ni kurdular. Batı Trakya’da ilk olarak dernek yerine komite kurulmasının nedeni, Batı Trakya’yı yabancı boyunduruğundan kurtarmaktı. Komite, ezici çoğunluğu Türk ve Mü
slüman olan Batı Trakya’nın geleceğinin yine kendilerince tayin edilmesini en büyük hakları olarak görüyor ve kurulacak adil ve tarafsız bir mahkemede bu haklılıklarını ispatlayacaklarına inanıyorlardı. Ancak böyle bir mahkemenin kurulmasının imkansız olduğunu düşünemeyecek kadar da iyi niyetliydiler.Edirne’de kurulan ve aynı amaçlar altında birleşen Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi (7-30 Kasım 1918) ile İstanbul’da kurulan Batı Trakya komitesi birlikte çalışma kararı aldı. Böylece İstanbul’da “Siyasi Delegeler” ünvanı altında, Batı Trakya adına Hasan Tahsin (Argun), Hüseyin Sabri (Tüten) ve Trakya Paşaeli cemiyeti adına da Edirne milletvekili Faik (Kaltakkuran) ve Kasım (Yolageldili) Beylerden oluşan karma bir kuruluş meydana geldi. Bu iki kuruluş, Batı (27 Mayıs 1920) ve Doğu Trakya’nın (15 Temmuz 1920) Yunanlılar tarafından işgaline kadar birlikte çalışmıştılar. Diğer taraftan 15 Temmuz 1920’de de merkezi Filibe’de “Trakya Türk-Bulgar Kurtuluş Komitesi” kuruldu. Bu komite temmuz sonlarında bir kongre toplamış, kongrede söz alan Fuat Balkan ortak Yunan tehlikesine karşı, Türk ve Bulgarların beraber hareket etmesi gerektiğini savunmuştur. Bütün bunlara karşılık, Batı Trakya’da Yunanlılara karşı gerçekleştirilmiş olan “Milli Kurtuluş Savaşı” nda aktif görev alan kişilerin bir kısmı yerli (mahalli) Yunan ilgili makamları tarafından tutuklanarak, Yunanistan’ın bazı yörelerine sürgün edilmişler, bazıları ise anavatana göç etmek zorunda kalmışlardır.
2- Paris Barış Konferansı ve Trakya
32 milletin temsilcileri 1918 yılının son aylarında Paris’te toplandı. Çok önemli olan bu konferansa çok sayıda gazeteci, devlet ve siyaset adamı davet edilmişti. Barış Konferansı 12 Ocak 1919’da çalışmalara başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerince başlatılan ve 1919-1920 yıllarını da içine alarak Londra ve San Remo’da sürdürülüp, Sevr’de noktalanacak olan barış görüşmelerinde, özellikle Osmanlı Devletinin geleceği, daha doğrusu nasıl paylaşılacağı tartışılacaktı. Venizelos, konferans başlar başlamaz Avrupalı devletlerin desteğine başvurdu. Venizelos, daha konferans başlamadan önce Trakya’nın Yunanlılığını ispat edebilmek için çalışmalara başlamıştı. Nitekim 30 Aralık 1918’de Yunanistan’ın toprak talebini içeren bir kitapçığı “Greece at the peace conference” adıyla derlemiş ve İtilaf devletlerinin delegelerine dağıtmıştı.
Venizelos Konferansa yaptığı başvuru ile hem Doğu Trakya’yı hem de Batı Trakya’yı istediğini açıkladı. İsteğine gerekçe olarak da Rum nüfus yoğunluğunu bahane ediyordu. Konferans, Trakya işlerini incelemek üzere Yunan işleri komisyonunu görevlendirmiş, 1 Mart 1919 kararıyla Yunanistan lehinde karar vererek Batı ve Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılması gerektiğini bildirmişti. Buna karşılık yüksek konsey, 11 Mart 1919’da Trakya konusundaki kararın ilerde Osmanlı-Bulgar barış antlaşmaları görüşülürken verileceğini belirterek bir süre ertelemişti. Bu erteleme en çok Osmanlı Devleti’nin işimize yaramış, Trakya’daki Türk üstünlüğünü ve Türk haklarını konferansa ve batı kamuoyuna anlatmak şansını vermişti. Yüzyıllardan beri bu toprakların gerçek sahibi olan Türk Milleti, sahip olduğu ezici çoğunluk, elinde bulundurduğu ekonomik kaynaklar ve Doğu Trakya’nın hakimi sıfatıyla, Trakya’nın kaderini belirleme hakkını doğal olarak kendisinde görüyordu. Ancak bu haklılığı savunacak hür ve bağımsız bir hükümeti yoktu. İstanbul işgal altında, Tevfik Paşa’nın sadrazam olduğu Osmanlı hükümeti de İtilaf devletleri kontrolü altındaydı. Bu durumda iş, bölge halkının kurduğu milli cemiyetin yapabileceklerine ve alacağı tedbirlere kalıyordu.
Venizelos, Batı Trakya’da yalnızca Bulgarlarla Rumlar yaşıyormuş gibi hareket ediyordu. Balkan Savaşı’ndan önce, yani eski Gümülcine, Dedeağaç sancakları da dahil olduğu halde Edirne vilayetinin, yani Yunanlılar ve Bulgarlarca hedef tayin edilen Trakya’nın 1905 tarihinde düzenlenmiş olan resmi istatistiğe göre vilayetin nüfusu “1.180.189” olup, bunun “650.624” ü Türk olduğu halde ancak “357.102” si Rum ve “127.459” u Bulgar ve geri kalanı da diğer unsurlara mensuptu. Buna göre Trakya’nın genel nüfusunun % 60 ını Türkler ve % 30 nu Rumlar ve % 10 nunu Bulgarlar oluşturuyordu.
Trakya dahilinde bulunan”9.574.314” dönüm tarlanın “6.536.611” dönümü Türklerin elinde bulunduğu halde, ancak “1.821.697” dönümü Rumlara ve “1.099.451”dönümü Bulgarlara, geri kalan kısmı da Ermenilere, Musevilere aitti. Bu hesaba göre, Trakya’daki tarlaların % 70 i Türkler’e, ancak % 19 u Rumlar’a ve % 11 i Bulgarlar’a aitti. Yine bir resmi istatistiğe göre Trakya dahilinde Türklerin “10” tâli, “24” rüşdi, “1596” ibtidâi mektepleri olduğu halde Rumların “2” tâli, “320” ibtidâi ve Bulgarların ise “1” tâli ve “92” ibtidâi mektepleri vardı. Yani Yunanlıların çoğunluğu oluşturma konusundaki iddiaları tamamen dayanaksızdı.
Görüldüğü gibi Türk nüfus çoğunlukta olmasına rağmen Trakya’nın Türklere verilmesi söz konusu bile olmuyordu. Tartışmalar Yunanistan ile Bulgaristan arasında geçiyordu. Çünkü buradaki Türklerin haklarını savunacak herhangi bir makam yoktu. Paris Barış Konferansı başladığı zaman Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniye bir heyet göndermek istemiş, fakat engellenmişti. Uzun tartışmalardan sonra konferans umumi heyeti Trakya işlerini bir komisyona havale etti. Komisyon yaptığı çalışmalar sonucunda 1 Mart 1919’da Doğu ve Batı Trakya topraklarının Yunanistan’a bırakılması kararına vardı. İstanbul’da bulunan Batı Trakya murahhasları tarafından büyük devletler fevkalade komiserliklerine bir de muhtıra vermişlerdi. Bunda, kaderi Türkiye ile yapılacak olan barışa bırakılan Batı Trakya meselesinden hiç bahs edilmeden görüşmelerin tamamlanması kınanıyordu. Bu son gelişme karşısında Batı Trakya halkı büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntü içerisine girmişti. Rum halkı, Batı Trakya halkının tüm nüfusunun beşte birini bile oluşturamazken, Yunanistan’ın bu bölgeye sahip çıkması konusunda ne coğrafi, ne iktisadi ve ne de ırki, hiçbir şekilde hak ve alakası olmaması ortada iken özellikle Yunanistan’a taviz verilmek arzusuyla, senelerden beri kanlı bir kabus gibi ülkede dolaşan Yunanistan’ın zalimane idaresine bırakılmasını şiddetle protesto ediliyordu.
3- Batı Trakya İçin Kurulan Milli Müfrezeler
Batı Trakya’yı işgal eden Yunan kuvvetleri kumandanına müdafaa-i milliye ordusu kumandanı ünvanı verilmesi üzerine, Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti merkez heyeti de, 1920 Haziranında Batı Trakya’da faaliyette bulunacak milli kuvvetlerin kumandanlığına Batı Trakya Kuvâ-yı Milliye kumandanı ünvanıyla Filibeli kurmay binbaşı Rüştü Beyi ( Korg. Rüştü Akın) kumandan, yardımcılığına da Batı Trakya’da bulunan yüzbaşı Fuat (Balkan) Beyi ta
yin etti. Merkez Heyeti, Batı Trakya’da faaliyette bulunacak milli kuvvetlerin kadrosunu 30 Subay, 25 Çavuş, 50 Onbaşı ve 425 er olarak kabul etti. Fuat Bey (Balkan) Sakarya savaşının kazanıldığı günlerde (12 Eylül 1921) Batı Trakya’ya karşı akınlara başlamış, Eylül, Ekim, Kasım 1921’deki akınlarla Yunanlılara birçok darbeler vurulmuştu. Fuat Bey faaliyetlerini sürdürebilmek için Bulgar komitecileriyle bir “Trakya dahili ihtilal komitesi” kurmak zorunda kalmıştı. Bu komitenin başlıca amacı, “Struma nehrine kadar uzanan baskı altındaki Trakyalıları, milliyet ayrılığı gözetmeksizin, siyasi haklarını ve bağımsızlıklarını geri almak için birleştirmek ve Trakya’nın parçalanmasına engel olmaktı. “Ancak Struma nehrine kadar uzanan Trakya’nın bağımsızlığı ve Trakya’nın parçalanmaması gibi hedefler Türk görüşüne aykırı idi. Çünkü Türkler için o sıra öncelikli konu, anavatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu Trakya idi. Batı Trakya’nın ise önce bağımsız olması sağlanacaktı. Ancak Fuat Bey, Batı Trakya’da çalışabilmek için Bulgar yardımına muhtaç olduğu için bu amacı kabul etmek zorundaydı.1921 yazında Yunanlılar Anadolu içlerine ilerlerken, Fuat Bey, Batı Trakya ve Makedonya’daki komitecileri Yunanlılar’a karşı harekete geçirmeye çalışıyordu. Ancak Bulgaristan’daki Türkleri tutuklamayı sürdüren Bulgar yönetiminin onun peşini bırakmaması yüzünden Fuat Bey, bu görevinde pek başarı sağlayamamıştı.G- İttihat ve Terakki Döneminden Sonra Batı Trakya'daki Gelişmeler ve İtilaf Devletleri Arası
Batı Trakya Hükümeti
Merkezi devletler, daha savaş bitmeden önce Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson tarafından 8 Ocak 1918 tarihinde ilan edilmiş olan “Wilson Prensipleri” doğrultusunda anlaşma imzalamak ve savaşı sona erdirmek istiyorlardı. Batı Trakya bu bağlamda, Osmanlı Devleti sınırları içerisinde olmadığından Wilson ilkelerinin 12. maddesinde yer almamaktaydı. Ancak Wilson prensiplerinin bütün milletler için kabul ettiği "Milletlerin kendi mukadderatlarını, kendilerinin tayin hak ve salahiyeti" prensibinin Balkan Savaşı'ndan sonra Bulgaristan'a ve Yunanistan'a geçmiş olan Batı Trakya için de geçerli olacağı umudu hiçbir zaman yitirilmemişti.
Osmanlı Devleti’nin 1918 tarihinde Birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkması Batı Trakya Türklerinin çilesini daha da arttırmıştır. Parçalanma tehdidi ile karşı karşıya kalan anavatandan kendilerine bir yardım gelemeyeceğini anlayan Batı Trakya Türkleri, özellikle Nevrekop’lu Celal Perin, Edirne milletvekili Faik Kaltakkıran, Galip Bahtiyar ile avukat Şeref Beylerin önderliğinde İstanbul’daki Fransız işgal komutanı general Francet Desperey’e Batı Trakya’nın kaderi ile ilgili olarak 15 Ekim 1919 tarihinde sundukları muhtırada Fransız devletinin kısmen veya tamamen vesayeti altında “Otonom bir devletin teşkili” isteğini belirtmişlerdir. Bunun üzerine Fransız hükümeti Trakya’da kolonel vali bulunan general Şarpi’yi görevlendirerek özellikle Fransız vesayeti altında “İtilaf devletleri arası Batı Trakya hükümeti” kurulmuştur.
17 Ekim 1919’dan 23 Mayıs 1920 yılına kadar devam eden bu kolonel yönetimde başkanlığı general Şarpi yaparken, Onun yanında Bulgaristan Berlin elçilerinden Grekof ile kurmay albay Topaciyef ve Dimitrof’u, Yunanistan’da Vamvakas’ı elçi olarak görevlendirmiştir. Charpy yeni bir emir gelinceye kadar bu sancakların idare şeklinin aynen devam edeceğini, ancak müttefikler arası askeri komisyonun idare ve gözetiminde bulunacaklarını belirtmişti. General Charpy’nin talimatıyla, memleketi terk eden Türk ve Rum ahali ile vatanlarından ayrılmış olan Bulgar ve Makedonya mültecileri meselesini halletmek üzere komisyonlar kurulmuştur. Bu sayede halkın, eski topraklarına yerleştirilerek, işgalden dolayı kaybettikleri mülklerine tekrar sahip olabilmeleri sağlanacaktı. Ayrıca adı geçen sancaklarda bulunan Bulgar memurlarının Sofya hükümet merkeziyle olan haberleşmelerinin de yine müttefikin askeri heyetinin gözetimi altında gerçekleştirileceği bildirilmiştir .
17 Ekim 1919 günü İskeçe’nin işgal edilmesi üzerine, Bulgarlar sınıra doğru çekilmeye başlamışlar ve sınır üzerindeki karakolları İtilaf devletlerine kuvvetlerine terk etmişlerdi. Rumca gazeteler, Yunan ordusunun işgali nedeniyle Yunanistan’da şenlikler düzenlendiğini, Atina ve Selanik’in bayraklarla donatıldığını, orduyu selamlamak üzere Selanik’te heyetler hazırlandığını haber veriyordu. Bu sırada kendi kabuğuna çekilmiş Osmanlı hükümetinin kayıtsızlığına karşın bir halk kuruluşu olan ve elinden geldiğince Batı Trakyalıların haklarını savunmaya çalışan “Batı Trakya Komitesi” Gümülcine’de bir kongre toplanmasını sağladı. (16 Kasım 1919) Kongre Paris konferansına gönderdiği muhtırayla “Batı Trakya’da tüm Balkan milletlerinin katılımıyla tampon bir devlet kurulmasının Balkanlarda barışı sağlayacağını, bunun Wilson prensiplerine de uygun olacağını” belirtti. Bu arada İstanbul Rum basını ve megalo ideacılarla birlikte birkaç Türk milletvekilinin kurduğu “Trakyalılar Komitesi” İstanbul’da tüm Trakya’nın Yunan mandasına girmesi için uğraşırken, Gümülcine de Gümülcine’li İsmail Hakkı tarafından kurulan ve “Batı Trakya Umumi Merkezi” de Batı Trakya’nın, Doğu Trakya’dan ayrılması ve Fransız mandasına girmesi amacıyla çalışmasına devam ediyordu. 27 Kasım 1919'da Paris yakınlarındaki Neuilly'de yapılan anlaşmayla, Batı Trakya Yunanistan'a bırakılıyordu. Halbuki ezici bir nüfus yoğunluğuna sahip olan Türklerin varlığı mutlak göz önüne alınmalıydı.
Ancak Yunanistan, İtilaf devletleri nezdinde yapmış olduğu diplomatik faaliyetler sonucunda bu otonom yönetimin kaderi ile ilgili bir referanduma gidilmesini sağlamış ve 1920’de yapılan bu referandum sonucunda 23 Mayıs 1920’de bu yönetim sona ermiştir. Fakat bütün bu gelişmeleri dikkatle izleyen ve referandum konusunda haklı kaygılar taşıyan Batı Trakya Türkleri, 25 Mayıs 1920'de Gümülcine'nin “Hemeti” nahiyesinde “Batı Trakya Hükümeti” ni kurmuşlardır. Petreçeli Tevfik Bey bu hükümetin reisi olurken, yüzbaşı Fuat (Balkan) Bey, genelkurmay birinci başkanı ve teğmen Fahir (Özdilek) Bey, ikinci başkanı olmuştur. Bu hükümet Bulgarların da desteğini alabilmek için iki Bulgar delegeyi bakan yardımcılıklarına atamıştır. Bu hükümetin ömrü de 24 Temmuz 1923'te Lozan'da imzalanan antlaşmaya kadar devam etmiştir. Ancak 22 Mayıs 1920'den itibaren Batı Trakya topraklarının fiilen Yunan işgaline maruz kaldığını hatırlatmalıyız.
1- Batı Trakya’nın İşgali
24 Nisan 1920 tarihinde toplanan İtilaf devletleri temsilcileri, San Remo’da Osmanlı ülkesini kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bu konferansta Doğu ve Batı Trakya, İngiliz planı sonucunda Yunanlılara veriliyor ve Batı Trakya’nın güney kısmındaki müttefikler arası Batı Trakya hükümeti kalkmış oluyordu. Yunanlılar, San-Remo konferansı kararlarına dayanarak Edirne kongresinin sona erdiği 14 Mayıs 1920 tarihinden itibaren Gümülcine’ye girmeye başlamışlar, Fransız kuvvetlerinin de yardımıyla Batı Trakya’yı işgal etmişlerdi. Venizelos Yunan meclisinde “bu işgalde kendilerine yardım eden Fransız ordusuyla general Charpy’ye Yunan milletinin şükranını bildirerek” Batı Trakya’da oynanan senaryonun, yani İtilaf devletleri arası Batı Trakya hükümetinin iç yüzünü de açıkça göstermiş oluyordu.
; Atina’dan gelen resmi haberlere göre Karaağaç’ı işgal eden Yunan ordusu bütün Batı Trakya’yı ele geçirmişti. Dedeağaç limanına kadar gelen general Mazarakis kumandasındaki Yunan filosunu, Fransız subayları karşılamış, bu durum bilhassa Ermeni ve Musevileri pek memnun etmişti. Buna karşılık Bulgar başbakanı İstanbulinski Produs gazetesine verdiği demeçte, Trakya’nın Yunanistan’a verilmesinin Bulgarları üzdüğünü ama bu durumun geçici olduğunu, zira Yunanistan’ın aldığı araziyi muhafaza edemeyeceğini söylü
yordu. Batı Trakya’yı işgal eden Yunanlıların İskeçe’de “Baba Kürkidis” idaresinde bir dernek kurdukları da alınan haberler arasındaydı. Bu dernek gerek İskeçe, gerekse İskeçe’ye bağlı Şahin köyünde dernek çocuklarına elbise parası adı altında Müslüman halktan para toplamakta ve toplanan paraları Rum maliye teşkilatına vermekteydi. Bu arada Yunan ordusuna mensup bir subay, iki çavuş, iki tercüman ve bir katipten oluşan heyet İskeçe’de İslam halka Rumca istekleri ve yapılan zulümden kendilerinin sorumlu olduklarına dair bir belgeyi zorla imzalatmışlardı. Ayrıca Bulgar sınırında 18’den, 55 yaşına kadar olan kişileri silah altına alarak mahalli bir teşkilat kurmuşlardı. Bununla da yetinmeyen Yunanlılar, Batı Trakya’nın Yunanlılarda kalması lehinde yerli halka zorla mitingler yaptırıyorlardı.2- Birinci ve İkinci Batı Trakya Hükümetleri ve Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 10 Mayıs 1920 tarihinde Edirne'de topladığı kongrede iki önemli karar aldı. İlk karar ittifakla, ikinci karar ise uzun süren tartışmalardan sonra 3 çekimser ve iki muhalif oya karşı, 203 evet oy ile kabul edildi. Bu maddeler şunlardı :
1- Trakya'nın Osmanlı Devleti’nden ayrılmasının mümkün olmadığı noktasında, murahhas heyetin çalışmalarına cemiyetçe iştirak ve tüm siyasi vasıtalara başvurulması.
2- Hükümet, ne gibi ahval ve şart altında olursa olsun bu konuda acizlik göstermek ve Trakya'nın Yunan işgaline bırakılması durumunda, mümkün olan her türlü vasıtaya başvurarak, fiilen karşı konulması.
Yunanlıların 22 Mayıs 1920’de Batı Trakya’yı işgali üzerine de 27 Mayıs 1920’de Gümülcine’nin kuzeyinde Hemitli kazasında “Batı Trakya Hükümeti” kurulmuştu. Ancak, Yunanlıların burayı da ele geçirmeleri üzerine Batı Trakya hükümet üyeleri Bulgaristan (Sofya) ve İstanbul’a çekilmek zorunda kalmışlardır. Batı Trakya her ne kadar 22 Mayıs 1920 tarihinde Yunanlı general Zımvrakakis’in komutasındaki kuvvetler tarafından işgal edilmişse de “Batı Trakya Milli Hükümeti” varlığını 24 Temmuz 1923 Lozan antlaşmasının imzalanmasına kadar devam ettirmiştir.
Bu cemiyetin faaliyetlerinin Bulgaristan’dakinden farklı olduğu göze çarpmaktadır. Bulgaristan’daki cemiyetin üyeleri silahlı mücadele yaptıkları, en azından buna karar verdikleri halde, Trakya Cemiyetinin daha çok diplomatik yollardan Trakya’nın ve Trakyalıların haklı davasını dünyaya duyurmak için yaptıkları teşebbüsler, çalışmaların temelini oluşturmaktadır. Cemiyet, yayınladığı kitap, dergi ve broşürlerle davalarını duyurmaya çalışmıştır. Trakya Cemiyeti, Trakya’nın işgalini ve yapılan zulümleri gerek İtilaf devletleri nezdinde, gerekse direkt olarak Yunan hükümetine nota göndererek protesto ediyordu. 1922 yılının Mayıs sonlarında da Yunan hükümetine bir protesto mektubu göndermişlerdi. Mektupta Yunanlılar’ın yaptıkları zulümler ve Müslüman halkı hicrete mecbur edip, çeşitli yerlerden Rum getirmeleri protesto ediliyordu. Yunan hükümeti ise bu mektuba verdiği cevapta, mektupta anlatılanların hepsinin iftira ve ehemmiyetsiz şeyler olduğunu söylüyordu.
Bu arada, Yunanlıların yapmış oldukları imha ve baskılardan amaçlarının Türk çoğunluğunu azaltarak, Kafkasya ve Rusya’dan getirilen Rumlar’la Rum nüfusunun arttırma gayreti içinde olduğu hatırlatılarak, bu konuda cemiyet-i akvamın dikkati çekiliyordu. Trakya meselesinin hal
ledilebilmesi için tek çare olarak uluslararası tarafsız bir heyet tarafından Trakya’da tahkikat yapılması isteniyordu. Bir başka nota 1922 yılı Mayıs sonlarında verilmiştir. Bu notada Trakya cemiyeti zulüm gören halkın meşru mümessili sıfatıyla, Trakya’daki Müslüman unsurun gördüğü zulüm, protesto ediliyordu. Aynı notada, daha önce birkaç kere protesto mektubu gönderildiği, bundan sonra da gönderilmeye devam edeceği ilave ediliyordu.Görüldüğü gibi gerek işgalden önce kurulan cemiyetin, gerekse işgalden sonra bir çok faaliyetleri olmuştur. Bir dönem silahlı mücadeleye de başlayarak, Müslüman halka zulüm yapmalarını engellediler. Bu arada halkın moralini düzeltip, onları manevi yönden kuvvetlendirdiler. Maddi yardımlarda da bulunan cemiyet, özellikle zulümden kaçan bazı mülteci ve muhacirlerin gerek yeme-içme gerekse barınma gibi ihtiyaçlarını karşıladılar.
H- Yunanistan’ın Tahrikleri ve Patrikhane
Yunan Hükümeti, İstanbul'daki temsilcileriyle, Patrikhane ve “Kordos” diğer adıyla Etnik-i Eterya Cemiyeti vasıtasıyla, Osmanlı Devleti'ndeki Rumları silahlandırmakta, asayişi ihlal ederek, çeteler oluşturmaktaydı. Ayrıca, Anadolu'da incelemelerde bulunmak üzere gelen Amerikan heyetini iğfal ve Rum nüfusu fazla göstermek maksadıyla göçmen kayd ederek, Anadolu ve Tr
akya'ya pek çok insan sevk ediyordu.Nitekim, Trabzon’a gelmiş olan bazı Rum muhacirler hakkında yapılan tahkikat sonucunda, kendilerinin kesinlikle muhacir olmadıkları anlaşıldı. Patrikhane tarafından ellerine resmi belge verilmesi, bir siyasi maksada dayalı olduğu gibi; bu şekilde sevk edilenlerin çoğu da eşkiya ve asayişi bozmaya meyilli kişiler olduğu kuvvetle muhtemeldi. Aslında Rum Patrikhanesi, Osmanlı tabiyeti altında bir kimlik olarak asırlarca kabul görmüş olan Rumların dini meselelerini çözmekle
mükellef ve üst makamı Adliye ve Mezahib Nezareti iken, mütarekeden sonra Yunan Hükümetinin bir temsilcisi ve kışlası durumuna girmişti. Patrikhane konumu itibariyle Rum muhacirleri gibi idari konularla ilgilenmesi kesinlikle mümkün değildi. Bu konu “Mesâil-i Muhacirin Müdüriyet-i Umumîyesi” nin görevi alanına girmesi nedeniyle, seyahat edecek olan şahıslar, bulunmuş oldukların yerin Polis merkezinden kimlik ve seyahat belgesi almaları gerekirken, Patrikhane görev ve yetkisi dışında olarak bu gibi işlere karışmaktaydı. Bu Rum göçmenler sadece Doğu Trakya’ya değil, Batı Trakya’da özellikle Gümülcine, Dedeağaç, Dimetoka ve Sofulu’ya da yerleştirilmekteydi. Bunlar, Balkan Savaşı sonunda ve Birinci Dünya savaşı içinde Bulgaristan’a bırakılan Batı Trakya’dan çıkarılmış olan Türklerdi. Trakya’ya yerleştirilmek istenen Rum muhacirleri, Galata'da Minerva hanında görünüşte (Rum muhacirleri merkez komisyonu) adıyla çalışan Kordos Komitesi, diğer adıyla Etnik-i Eterya Cemiyeti tarafından yönlendirilmektedir. Bu komitenin asayişi bozmak maksadıyla Yunanistan'dan gönderilen çeteler ve burada kayıtları yapılan efradı sevk etmekle meşgul olduğu gizli bir şekilde yapılan tahkikat sonucunda anlaşılmıştı.Bu gelişmeler üzerine, Damat Ferit Paşa'nın Paris’te olduğu bir sırada, sadrazam vekili şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin başkanlığında 25 Haziran 1919 tarihinde toplanan İstanbul Hükümeti bir durum değerlendirmesi yaptı. Buna göre, Rumların son zamanlarda göstermekte oldukları itaatsizlik ve bozgunculuk her zamandan çok dikkat çekici görüldüğü ortaya çıkmış bulunduğu kabul ediliyordu. Böylece, Yunan Hükümetinin İstanbul'daki temsilci ve memurları ile Patrikhane ve “Kordos” diğer adıyla Etnik-i Eterya Cemiyeti'nin Osmanlı Devleti'ndeki Rumları silahlandırarak, çeteler teşkil ve Anadolu'ya gelecek Amerika ve Avrupa heyetlerini Rumların çoğunlukta olduklarına dair ikna maksadıyla, Anadolu ve Trakya'ya muhacir sıfatıyla pek çok kişiyi sevk etmekte oldukları ortaya çıkmış oluyordu.
Yunan işgal ve zulmünden kaçan Trakyalı Müslümanların büyük bir kısmı da İstanbul’a hicret etmişlerdi. Hicret eden bu insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yardım cemiyetleri faaliyete geçti. Yunan zulmünden kaçarak İstanbul’a gelen bu göçmenler 26 Temmuz 1922 tarihinde Şehzadebaşı’ndaki Ferah tiyatrosunda bir araya geldiler. Toplantı çok heyecanlı ve duygulu anlara sahne oldu. Zulüm gören Müslümanlar gördükleri zulmü aktarırken, dinleyenler gözyaşlarını tutamamışlardı. Toplantıda söz alan Batı Trakyalı Müslümanlar, Trakya’nın bir an önce Yunanlılar’dan temizlenmesi için hep birlikte dua ederek, işgali şiddetle protesto etmişlerdi.
İşte bu şekilde gerek tutuklamalarla, gerekse baskı yoluyla hicrete ve ilticaya mecbur kalan Müslümanların köyleri boşalmıştı. Yunanlılar’ın amaçları da zaten buydu. Trakya’da Rum nüfuz ve nüfusunu artırmak istiyorlardı. Kafkasya ve diğer bazı yerlerden çok sayıda Rum muhaciri getirerek, buralara yerleştirmeye Müslümanların mal ve topraklarını paylaştırmaya başladılar. Getirilen bu göçmenler arasında halkın yanı sıra papaz, öğretmen, ihtiyat subayları da bulunmaktaydı.
İ- İstanbul Hükümeti ve Trakya Davası :
Paris barış konferansının devam ettiği 1919 yılı ortalarında Yunanlılar İzmir’i işgal ettiler. Ardından 13 Mayıs 1919’da da İtalyanlar Kuşadası’na çıktılar. Buna karşın Yunanlıları destekleyen ve Türklerin tepkisinden çekinen LLoyd George, İtalyanları protesto ederek, ayrıca Damat Ferit’i konferansa davet ettirerek, Türklerin gönlünü almaya çalışmıştır. Paris’te Osmanlı Devletinin “Doğu meselesi” ve Birinci Dünya savaşına katılması konusunda fikirlerini açıklayan (12 Haziran 1919) Damat Ferit, 17.06.1919’da konferansa takdim ettiği muhtırada, Osmanlı hükümetinin barış isteklerini aşağıdaki şekilde belirtmişti :
1-Harpten evvelki Osmanlı topraklarının statükosunun korunması,
2- Balkan savaşları sonunda Bulgarlara ve Yunanlılara geçmiş olan Batı Trakya’nın Osmanlı Devletine geri verilmesi,
3- Ege adalarının Yunanistan, oniki adanın İtalya tarafından Osmanlı Devletine bırakılması,
Konferans tarafından dikkate bile alınmayan bu istekler karşısında, dernek, 22 Ocak 1919 günü İstanbul’da bir toplantı düzenlemiş, Yunan işgali ve Venizelos muhtırasının ortaya çıkardığı yeni durum ve yapılacak faaliyetler konusunda kararlar alınmıştır. Doğu Trakya’nın birçok şehirlerinden temsilcilerin de katıldığı toplantıda, Trakya’nın geçirmekte olduğu felaketli durum karşısında, birleşmeleri lüzumunun Trakyalılara anlatılmasına, Trakya’nın parçalanmaz bir bütün olduğuna, bölgenin gerçek sahiplerinin, halkının %75’inden fazlasını oluşturan Türklerin olduğuna, bundan şüphe edildiği takdirde Wilson prensiplerine göre plesibit yapılmasının istenmesine ve Doğu Trakya’ya giren Yunan birliklerinin çıkarılması için gerekli teşebbüslerde bulunulmasına karar verilmiştir.
Edirne Vali vekili tarafından Dahiliye Nezareti’ne gönderilen 6 Ocak 1919 tarihli yazı ise son derece anlamlıydı. Bunda, tamamen İslâm ve Türk memleketi olduğu halde Balkan Savaşı’ndan sonra cebren Osmanlı Devleti’nden alınarak, Bulgaristan’a verilen Batı Trakya’nın, Wilson ilkelerine dayanılarak Osmanlı Devleti’ne ilhakını temin maksadıyla teşekkül eden “Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hey’et-i Osmaniyesi” nin ihtiyacı olan en az 15 bin liranın kısmen yardımsever halk tarafından ahalice sağlanacağı, üst tarafının ise hükümetçe tamamlanması için yardımda bulunulması isteniyordu.
Bulgar ve Yunanlıların Batı Trakya'da Müslümanlara karşı yapmış oldukları baskı ve zulümler Damat Ferit Hükümetince de biliniyordu. Damat Ferit bu konuda İtilaf devletleri nezdinde girişimlerde bulunacağını vaad ederek, görüşmelerinin sonucunun beklenmesi temennisinde bulunuyordu. Diğer taraftan Kasım 1919 Edirne’de Trakya Paşaeli Heyet-i Müdafaa-i Osmaniyesi reisi Müftü Mestan Efendi ile Edirne belediye başkanı Şevket Bey’i kabul eden padişah müdafaaya devam etmeleri ve başarıya ulaşmaları temennisinde bulunmuştur.
22 Ocak 1919 günü İstanbul’da bir toplantı düzenleyen dernek, Yunan işgali ve Venizelos muhtırasının ortaya çıkardığı yeni durum ve yapılacak faaliyetler konusunda kararlar almıştır. Çalışmalara derhal başlanabilmesi için oluşturulan heyet, sadrazam Tevfik Paşa, ilk mütareke kabinesini kurmuş olan müşir Ahmet İzzet ve Çürüksulu Mahmut paşalarla, Ayan başkanı Ahmet Rıza, dışişleri müsteşarı Reşat Hikmet, Mütareke komisyonu başkanı Galip Kemali (Söylemezoğlu) Beylerle bazı görüşmeler yapmıştır. Bunlardan Tevfik Paşa, aslında durumun göründüğünden daha kötü olduğunu belirtmiş ve Trakyalıların vatanlarını korumak uğruna giriştikleri bu çabaları takdir ederek, devlet varlığına zarar verilmediği sürece bu faaliyetleri desteklediğini ima etmiştir. Ahmet Rıza Bey, Çürüksulu Mahmut Paşa, eski sadrazam Ahmet İzzet Paşa, bu heyete, Trakya'nın "Türk" kalmasına çalışmak gerektiğini, eğer yakın zamanda böyle bir şey mümkün olmazsa, ileride bir gün Türkiye ile birleşmek emeliyle, hemen Batı Trakya'nın bağımsızlığını ilân etmeleri tavsiyesinde bulunmuştur.
Bağlı oldukları hükümetlerinin yardım ve iştirakiyle hareket eden bazı Bulgar ve Yunan müesseseleri Batı Trakya halkını kendi taraflarına çekebilmek için faaliyete geçmişlerdi. Örneğin Müslüman halka kısmen parasız, kısmen de gayet uygun fiyatla un, vesair erzak veriyorlardı. Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk-u İslâmiye Komitesi de bu hususta mukabelede bulunabilmek, tüm masrafları komite tarafından sağlanmak üzere Edirne'den 20-30 vagon mısırla, birkaç vagon tuzun Batı Trakya'ya gönderilmesine izin verilmesini istiyordu.
Bu gelişme üzerine 24 Ocak 1920 tarihinde toplanan İstanbul Hükümeti, Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk-u İslâmiye Cemiyeti delegelerinden Abdülhalim, Mahmud Nedim ve Tevfik Beyler tarafından verilen söz konusu izni talep eden başvuru üzerine önemli bir karar aldı. Bunda, "Hilâl-i Ahmer Cemiyeti" namına olarak Batı Trakya Müslüman halkına, gerçek ihtiyaçları tespit edilmek üzere 20 vagon mısırla bir vagon tuzun Edirne'den bölgeye gönderilmesini karar altına alınarak, derhal uygulamaya konulması konusunda harekete geçmiştir.
Trakya Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti, İstanbul'da Osmanlı devlet dairelerinin, bilhassa Erkân-ı Harbiye-i Umumiye, Dahiliye ve Hariciye Nezaretlerinin de yardımıyla, Doğu ve Batı Trakya'nın Türklüğü hakkında aydınlatıcı belgeler, grafikler, krokiler ve raporlar hazırlayarak, bunları yabancı devlet adamlarına, yeri ve yabancı gazetelere dağıtmışlardı. Batı Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 25 Temmuz 1922 tarihinde hazırlamış oldukları muhtırayı, İstanbul'daki İtilaf devletleri temsilcileriyle, Milletler Cemiyeti başkanlığına verdiler. Bu muhtırayla, bölgede Yunanlılar tarafından yapılan zulmü ortaya koyan ayrıntılı bir raporu da eklediler. Ancak bunları bastırıp, çoğaltmak için gerekli paranın sağlanması konusunda zorluklar içinde bulunan cemiyet, İstanbul Hükümetine başvurdu. Bunun üzerine, 30 Ağustos 1922 tarihinde toplanan Meclis-i Vükela, bölgedeki Müslümanların hukukunu savunmak, Avrupa ve dünya kamu oyunu aydınlatmak için çok önemli bir belge özelliğini taşıyan, nüfus grafikleri, harita ve istatistiklerin basımı konusunda önemli bir karar aldı. Buna göre, sekiz formadan ibaret olan bu dokümanlar, Latin harfleriyle düzenlenip, yazılmak üzere Erkân-ı Harbiye-i Umumîye resim hanesinde çizilerek, devlet matbaasında ücretsiz olarak basılacaktı. Bir gün sonra ise Harbiye, Hariciye ve Maarif Nezaretlerine gönderilen bir yazı ile , alınan kararla ilgili olarak bilgi verilip, gereğinin yapılması istendi. Ancak basımı yapılacak olan nüfus grafikleri, haritalar ve sekiz forma kadar olan istatistikler için 115.000 kuruş civarında bir paraya ihtiyaç vardı. Devlet matbaasının bunu karşılamaya gücü yetmediği gibi, hükümetin mali durumu da pek iyi değildi. Böylece bir durum değerlendirmesi yapan Meclis-i Vükela, bu paranın "tahsisât-ı mesture" den karşılanmasına karar verdi.
J- ATATÜRK ve Ankara Hükümeti’nin Tutumu
Mustafa Kemal Paşa’nın 9.ordu müfettişi olarak Anadolu’ya geçişi Anadolu ve Trakya için yeni bir başlangıç olmuştur. O, Trakya’yı da Milli Mücadele kapsamına almak için, Edirne de I. Kolordu komutanı Cafer Tayyar Bey’e gönderdiği 18.06.1919 tarihli telgrafta, Trakya Cemiyeti ve Edirne vilayeti müdafaa-i hukuku milliye cemiyetlerinin elele vermesini, Trakya müdafaa-i hukuku milliye ve Redd-i ilhak cemiyetlerinin birleştirilerek, Anadolu ve Rumeli delegelerinden oluşan bir merkezi heyet oluşturulmasını, bunun için Sivas’a bir iki delege gönderilmesini bildirmişti. Böylece Mustafa Kemal Trakya’yı ve I.Kolorduyu da Anadolu’ya bağlayarak, Trakya işlerine Milli Mücadele çerçevesinde yeni bir yön vermiştir.
Atatürk, Misâk-ı Millî sınırları içinde yer alan Doğu Trakya’dan taviz vermemektedir. Buna karşılık Batı Trakya için başvurulacak ilk çarenin bölge halkının teşkilatlarını geliştirmesi, Wilson prensiplerine dayanarak haklarının istemeleri ve ilk adım olarak da bağımsızlık veya muhtariyet kazanmaya çalışmaları olduğunu düşünmektedir.
Mustafa Kemal Paşa, Sobranya üyelerinden ve o sırada Trakya’da faaliyet halinde bulunanlardan Celal Bey’e, Cafer Bey vasıtasıyla gönderdiği telgrafta Batı Trakya için istenilen maddi yardımın sağlanmasının imkansız olduğunu belirterek şöyle demiştir : “Garbî Trakya’nın tamamen İslâmların elinde yekpare olarak kalması ve münasip zaman ve fırsatta anavatana iltihak eylemesi cümlemizin yegâne gayesidir. Hükümet-i Osmaniyenin siyaseten buralara muavenette bulunması müşküldür. Bu sebeple maksadın istihsali için en birinci çare Garbî Trakya’da ekseriyet-i kahireyi teşkil eden dindaş ve ırkdaşlarımızın teşkilât-ı milliyelerini taazzuv ve takviye ederek Wilson prensiplerine istinaden hukuklarını talep ve istihsale çalışmalarıdır. Bilfiil harp, devam eden İzmir cephesi için bile bir muavenet-i nakdiyede bulunacak halde değildir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ise parası yoktur. Binaenaleyh Garbî Trakya teşkilatı için menabi-i vâridatın yine aynî topraklardan tedariki zaruridir. Vaziyeti olduğu gibi görerek, mevcut müşkülâta galebe etmeğe ve maksad-ı mukaddesin istihsaline çalışmağa mecburuz. Cenab-ı Hak, Millet-i masumemizin yüzünü elbette zât-ı âlileri gibi sizin gibi hamiyetkâr vatanperver mürşid mücahitlerin gayreti ile güldürecektir.”.
Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi, o sırada İstanbul’da bulunan Arıburnu ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa’yı da birkaç kez ziyaret etmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa, Doğu ve Batı Trakya davalarının birleştirilmesini, Doğu Trakya’nın hukuki olarak da yurdun bir parçası sayıldığını ve bu konuda sonuna kadar mücadele edilmesi gerektiğini, Batı Trakya’daki Türk çoğunluğun varlıklarını ve haklarının ise başka yollarla savunulmasının gerektiğini tavsiye etmiştir. Batı Trakya hakkındaki düşüncesi ise, bu bölgenin kesinlikle yabancı idaresini kabul etmemesi, Wilson prensipleri doğrultusunda milli birlik ve teşkilatlara dayanarak bağımsızlıklarına kavuşmaları ve barıştan sonraki duruma göre de anavatana katılmalarını sağlama yönündeydi.
Trakya’nın Yunanlılar tarafından işgalinin birinci yılında Ankara hükümetinin müttefiklere verdiği notada, ırken ve tarihen hiçbir bağlantısı olmayan Yunanlıların Trakya’yı işgalleri protesto ediliyordu. Ayrıca bu notada Yunanlıların Müslümanlara ait 10.000 haneyi harap ve 70.000 kişiyi tehcir ettirdikleri,1.500 kişiyi de tutukladıkları bildiriliyordu. Trakya derneğinin milletler cemiyetine verdiği notada ise Trakya’nın tarihçesi, nüfusu, iktisadi durumu ve meydana getirilen Türk medeniyetine ait eserlerinden bahsediliyordu. Yunanlıların izledikleri imha siyasetinin amacının Türk çoğunluğun nüfusunu azaltarak Kafkasya ve Rusya’dan getirttikleri yabancı Rumlarla, Rum nüfusu arttırmak olduğu belirtiliyordu. Notada bu durumun incelenmesi ve zulme son verilmesi için ayrıca bir heyet gönderilmesi talep ediliyordu. Trakya’nın nüfusu ve arazisi hakkında Milletler Cemiyetine verilen bilgilerde Doğu Trakya’nın nüfusu için 1919, Batı Trakya için 1912 senesi istatistikleri esas alınmıştır. Buna göre Doğu Trakya’da 34.682 Türk, 17.867 Rum, 2614 Bulgar, 883 Musevi, Ermeni Batı Trakya’da 537.368 Türk, 68.729 Rum, 2.214 Bulgar, 6.894 Musevi ve Ermeni bulunmaktaydı. Arazinin %89’u Türklere, %13’ ü Rumlara, %7’si Bulgarlara ve %1’i de diğer unsurların elindeydi.
Buna karşılık Yunanlılar notada söz konusu edilen iddiaları reddediyorlardı. Onlara göre birer iftiradan ibaret olan bu iddialar önemsiz şeylerdi. Oysa protestoda bildirilen zulüm, hicret ve diğer meselelere ait bilgiler tamamen belgelere dayanmakta zaman, mevki ve isimler belirtilmekteydi. Yunanistan”ın vermiş olduğu cevabi notada Müslümanların hicrete mecbur bırakıldıkları yalanlanmakta, buna karşılık Trakya’ya dışarıdan Rumların getirildiği kabul edilmekteydi. Ancak bu Rumların Anadolu’dan kaçmaya mecbur kalanlar oldukları ve bu kişilerin Trakya’ya yerleştirilerek tarımın iyileştirilmesinin hedeflendiği bildirilmekteydi. Oysa ki belirtilen kişilerin Batum ve Kafkasya’dan getirildikleri gemilerin isimleri ve geldikleri yerler resmi belgelerle ortaya konuyordu. Sonuçta Yunanistan’ı bu çatışmalar nedeniyle Trakya’da iki-üç tümenlik kuvvet bulundurmak zorunda bırakan Trakya Türkleri, bu suretle Anadolu’da büyük zaferin kazanılmasında önemli bir rol büyük rol oynamışlardı.
K- Lozan’da Batı Trakya Meselesi
Batı Trakya Meselesi, Lozan Konferansında ilk görüşülen konulardan biri olmuştur. Bu konu, Türkiye’nin Avrupa yakasındaki sınırlarının çizilmesi sırasında ortaya çıkmış ve tartışmalar birinci komisyonun 22 Kasım 1922 tarihli ilk toplantısında başlamıştı. İlk olarak söz alan İsmet İnönü, Doğu Trakya için 1913 yılında belirlenen sınırı için de halkın oyuna başvurulmasını talep etmişti. Bu sınır, Karadeniz’den Meriç’in döküldüğü yere kadar bir kavis oluşturuyor ve Meriç nehrinin batısında küçük bir araziyi de içine alıyordu. İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti, Batı Trakya’da halkın oyuna başvurulması gerektiğini ileri sürmüş, gerekçe olarak da ırki durumu ve Doğu Trakya’nın güvenliğini göstermişti. Bu arada Bulgar heyeti, Doğu Trakya’nın Türklere iade edilmesine karşılık Batı Trakya’nın da Bulgaristan’a geri verilmesi gerektiğini tezini savunmuş, hiç olmazsa Batı Trakya’nın muhtar bir bölge haline getirilmesini ya da büyük devletlerin kontrolünde kalmasını talep ederek, böylece Ege denizindeki varlığını korumak istemiştir. Gerçekten Neuilly antlaşmasının 48. maddesi Bulgaristan’ın niyet ve düşüncesini açıkça ortaya koyuyordu. Bulgarlar tüm dünyaya, Doğu ve Batı Trakya’nın muhtar bir idareye kavuşmasını istediklerini açıkça söylüyorlardı. İngiltere dışişleri bakanı Lord Curzon ise İsmet Paşaya cevaben kısaca şu açıklamada bulunmuştu.: Türkiye’nin daima Doğu Trakya’yı istediğini ve Mudanya’da da bu amacına ulaştığını, buna karşılık Batı Trakya’da halkın oyuna başvurulması taleplerinin haksız olduğunu, çünkü Batı Trakya’nın Türkiye’ye ait olmadığını ve bu meselenin Neuilly antlaşmasıyla sonuca bağlandığını belirtmiş, Yunanistan’ın Batı Trakya’yı meşru bir surette elinde bulundurduğunu ve Neuilly antlaşmasının tekrar tartışmaya konulamayacağını, çünkü bu konu üzerinde müttefiklerin fikir birliği içinde olduğunu belirtmiş ve Türk heyetinin mümkün olmayan bu isteklerle müzakereyi daha da güçleştirmemesini istemiştir. Buna karşılık İsmet Paşa Curzon’a verdiği cevapta Türkiye’nin Batı Trakya’nın iadesini değil, geleceği henüz belirlenmemiş bu bölge halkının kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesinde ısrar ettiklerini belirtmiştir.
Venizelos ülkesine ve özellikle kendisine karşı İtilaf Devletleri’nin duyduğu sempatiden sonuna kadar faydalanmak istemiş adeta şımartılmış bir çocuk kimliğine bürünmüştür. Ancak şuna da hiç şüphe yoktu ki Paris’te bulunan müttefik liderler, savaş sırasında müttefikler yararına gösterdiği çabalardan ötürü Venizelos'a büyük bir şükran borcu içindeydi. Hatta söz konusu olan, borçtan ziyade bir zorunluluktu. Konferans sırasında Venizelos’un ortaya koyduğu istatistikler gerçekle hiçbir ilgisi bulunmayan tamamıyla sahte bir takım belgelerden ibaretti. Nitekim daha sonra konferanstaki devletler tarafından İzmir’deki gerçek durumu incelemekle görevlendirilen komisyonun Amerikalı üyelerinden Coğrafya profesörü Westerman, Venizelos’un istediği bölgelerdeki Türk sayısını toplam nüfusun % 63’ünü, Rumların ise ancak % 32 sini oluşturduklarını kanıtlamıştır.
Bundan sonra müttefiklerin 31 Ocak 1923 tarihli barış antlaşması projesine karşılık Ankara 8 Mart 1923’te gönderdiği mektupla Türk karşı tadilat projesini bildirdi. Bu Türk karşı teklifinde Batı Trakya hakkında yeni bir Türk isteği ileri sürülmemişti. Sonuçta 24 Nisan, 25 Haziran 1923’te Meriç’in başlıca kolunun “ortalama hattı” (talveg) hudut olarak kabul olundu. Bu suretle Meriç’in sularından Türkiye’nin de yararlanması sağlanmış oldu.
Sonuç olarak bu görüşmeler Batı Trakya’nın elden çıkması ve Boğaz’ın her iki yakasının askerden arındırılması ile sona ermiştir. Meriç nehri sınır kabul edilmiş ve sadece Edirne’nin bir mahallesi sayılan “Karaağaç” Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları zulüm ve tahribata karşılık tazminat olarak alınabilmiştir. Ayrıca Batı Trakya Türkleri, İstanbul Rumlarına karşılık olarak yerlerinde bırakılmıştır.
Millî Mücadele, Atatürk’ün önderliğinde Türk halkının bir zaferi olarak noktalanırken, Batı Trakya, Misâk-ı Millî sınırları dışında kalıyordu. Başka İngiltere ve diğer Batılı ülkelerin Yunanistan’ın yanında yer almaları, Balkan devletlerinin Türk tezine karşı bir blok teşkil etmeleri, Venizelos’un entrikaları ve Türk heyetinin çabalarının yetersizliği, Batı Trakya’nın bugünkü statüsünün belirlenmesinde başrolü oynamıştır.
L- Lozan Antlaşması’na Kadar Yunanistan’daki Müslüman Azınlığın Hukuki Durumu
Asırlar boyunca Türk hâkimiyetinde kalmış olan Yunanistan, Osmanlı Devletinin zayıflamasıyla bağımsızlık hareketlerine girişmiş ve nihayet 1829'da bağımsızlığına kavuşmuştur. Her yeni toprak elde edişinde genişlemesini Batılı ülkelere kabul ettirebilmek için Büyük Devletlerle anlaşmalar yapmak ve bu anlaşmalar sonucu yeni kazandığı bölgeler üzerinde kalan azınlıklara birtakım haklar tanımak zorunda kaldı. Bunların en belirgini, Yunanistan'ın, azınlıkların korunması ile ilgili IXX. yüzyılda Balkan Savaşı sonunda 1913’de yaptığı Atina Antlaşmasıdır.
1- Yunanistan'ın Bağımsızlığı ve 1830 Londra Protokolü
Yeni Yunanistan devletinin toprakları içinde kalan Müslüman azınlıklar 1830 Londra Protokolü ile birtakım güvencelere sahip olmaktadır. Protokolün 5. maddesine göre Yunanistan'a bırakılmış olan toprak ve adalarla yaşayan Müslümanlardan yerlerinde kalmak isteyenler mülkiyetlerini koruyacaklar ve aileleriyle birlikte tam bir güvenlikten yararlanarak yaşayacaklardır. Protokolün son maddesi, protokol hükümlerinin üç ülke temsilcileri tarafından Osmanlı hükümetine ve Yunanistan'a tebliğ edileceğini karara bağlamaktadır. Bu tebliğ Yunan hükümetine resmen 8 Nisan'da yapılmış ve Protokol 16 Nisan tarihinde Yunan meclisince seçilmiş Yunanistan Valisi Kapodistrias tarafından Yunan hükümeti adına resmen kabul edilmiştir.
2- 1881 İstanbul Milletlerarası Sözleşmesi
Yunanistan'ın Tesalya'yı topraklarına katacak biçimde genişlemesi üzerine, kendisine bir takım yükümlülükler getirecek olan 24 Mayıs 1881 İstanbul Milletlerarası sözleşmesi imzalandı. Bir tarafta Fransa, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere, İtalya, Rusya, diğer tarafta Osmanlı Devleti arasında imzalanan bu sözleşme, 1878 Berlin Antlaşmasının 24. maddesince öngörülen arabuluculuğu yerine getirmekte ve Yunanistan Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki yeni sınırları tespitten sonra, Yunanistan'a terk edilen topraklar üzerindeki Müslümanların haklarını güvence altına almaktadır. Bu sözleşme, İstanbul’da 2 Temmuz 1881'de yapılan bir sözleşmeyle her iki ülke tarafından onaylanmış ve yürürlüğe konmuştur.
3- 1913 Atina Antlaşması ve 3 Numaralı Protokol
Yunanistan’da şimdiye dek Müslüman azınlıklara tanınan hakların kuşkusuz en ilerisini oluşturan bu antlaşma da, yukarıdakilerde gördüğümüz özelliği taşımaktadır, yani genel bir antlaşma olmayıp, Girit adası dahil olmak üzere Tesalya'dan Batı Trakya’nın batı sınırına kadar bugün Yunanistan’ın sahip olduğu bölge için yapılmıştır. Bu bölgenin Müslüman Türkleri de 1923 mübadelesine dahil olduğundan, 1913 Antlaşması'nın Müslüman kökenli halkı mübadeleye dahil olan başka bölgeler için de geçersizdir.
Bu 1913 metni, Yunanistan ile Türkiye arasında halen tartışma konusudur. Yunanistan, 1981’de Türkiye'ye verdiği notalarda antlaşmanın geçersiz olduğunu savunmaktadır. Yunanistan her ne kadar 1913 Atina Antlaşması’nın geçerliliğini reddediyorsa da, Yunan belgelerinin çeşitli arazi anlaşmazlıkları konusunda bu metne atıf yaparak geçerli olduğunu kabul ettikleri görülmektedir. 1913 Antlaşması herşeyden önce Müslümanların mülkiyet haklarını titizlikle güvence altına almakta, can, din, gelenek gibi temel noktalara atıf yapmakta ve cemaat yönetimlerinin muhtariyeti, müftü seçimi, vakıfların yönetimi ve hatta İstanbul’la ilişkilerin sürdürülmesi ve kimi vakıf mallarının satışı konusunda Osmanlı Evkaf Vekâleti’ne atıf yapmaktadır.
4- 10 Ağustos 1920 Yunan Sevri
Türkiye’de “Sevr Antlaşması” denince, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını belgeleyen uluslararası metin akla gelir. Oysa, aynı yer ve tarihte (10 Ağustos 1920) Osmanlılarla ilgili olarak imzalanmış bir değil, tam üç tane Sevr Antlaşması söz konusudur. Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan antlaşma, Batı Trakya'yı Yunanistan'a resmen veren Trakya konusundaki antlaşma, üçüncüsü de Yunanistan'daki azınlıkların korunmasıyla ilgili olarak yapılan antlaşma ki, “Yunan Sevri” olarak bilinmektedir.
1920 Yunan Sevr'i bu ülkeye üç tip yükümlülük getirmektedir. Birincisi, 2. Madde’de olduğu gibi bu ülkede yaşayan herkese yaşama hakkı ve hürriyet tanınmaktadır. İkincisi, din, dil ve soy azınlıklarına 7. maddede görüldüğü gibi medeni ve siyasal haklardan ayrım yapılmaksızın yararlanma hakları getirilmektedir. Üçüncüsü de, 8. ve 14. maddelerde görülen kendi dilinde eğitim, vakıfların tanınması vb. hakların varlığıdır. Bu hakları taşıyanlardan 9. madde, “1 Ocak 1913’ten sonra katılan topraklar içindir” hükmü nedeniyle, Batı Trakya için de özel bir nitelik göstermektedir.
Bununla birlikte, Yunanistan, gene 1981 yılında Türkiye'ye yolladığı notalarda, Sevr Antlaşması ile bağlı olduğunu da reddetmektedir. Yunan Dışişleri’ne göre, 1920 Sevr Antlaşması’nın hükümleri, Müslüman azınlıklar açısından Lozan Antlaşması'nın 37.-45. maddeleriyle aynıdır. Üstelik, Lozan'a ekli XVI numaralı protokol'un içeriğinden olsun, Sevr Antlaşması'nın hiçbir biçimde Yunanistan'a Müslüman Azınlığın korunması açısından tek taraflı yükümlülükler getirmek gibi bir amacı olmadığı anlaşılmaktadır. Demek ki Lozan Antlaşması, 1920 Yunan Sevr'ini kaldırmak şöyle dursun, bu XVI Numaralı Protokol ile onu teyid etmiş ve hatta onaylanmasını istemiştir.
M- Lozan Barış Antlaşması’ndan Sonra Batı Trakya Türkleri’nin Hukuki Durumu
Lozan Barış Antlaşması'nın “Siyasî Hükümler” adını taşıyan I. kısmının III. faslı, “Azınlıkların Korunması” adı altında Türkiye'deki Müslüman olmayan azınlıkların statüsünü belirleyen birtakım hükümler getirmektedir. 37- 44. maddelerini oluşturan bu hükümlerden sonra gelen ve Faslın son maddesi olan 45. madde hükmüne göre “Türkiye'nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da, kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır”.
Böylece kabul edilen 45. madde ile Lozan'da azınlık koruma hükümleri Batı Trakya Türklerinin özel azınlık koruma rejimi olarak ortaya çıktı. Batı Trakya Türklerini ilgilendirdiği biçimiyle (yani Yunanistan'ın yükümlülükleri açısından) şöyle özetlenebilir :
Hiçbir ayrım yapılmaksızın herkesin hayat ve özgürlüğü korunacak, herkes dinini özgürce uygulayabilecek, dolaşım ve göç etme özgürlüğüne sahip olacaktır.(38. Madde) Müslümanlar tüm medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklar, yasa önünde eşit olacaklar, din ayrılığı bu haklardan yararlanmada, özellikle kamu hizmetine girmede ve yükseltilmede engel oluşturmayacaktır. (39. Madde) Müslümanların, giderlerini kendileri ödemek şartıyla, her türlü hayır kurumu, okul ve benzeri kurumları kurarak bunları yönetmek ve denetlemek hakkını güvence altına almakta, buralarda kendi dillerini özgürce kullanmak ve dinî törenlerini yapmak imkânını getirmektedir.(40. Madde) Yunan hükümeti Müslümanların aile hukukuyla ve kişi halleriyle ilgili durumlarını bu azınlığın gelenek ve göreneklerine uygun biçimde çözümlenmesini güvence altına almakta, bunların dinî müesseselerini tam bir koruma altına almanın yanı sıra, vakıf ve dinî kuruluşlarına her türlü kolaylığı sağlamayı ve bu nitelikte kurulacak yeni kurumlardan gerekli kolaylıkları esirgememeyi üstlenmektedir. (42. Madde) Yunanistan'ın yükümlendiği hükümler uluslararası nitelikte sayılarak Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altına konmaktadır Bir anlaşmazlık durumunda Uluslararası Daimi Adalet Divanına gidilecek ve Divan'ın hükmü kesin olacaktır. (44. Madde)
Batı Trakya Türklerinin hak ve hukuku Lozan'da iki belge ile tespit edilmiştir. Bu belgelerden biri Müttefik devletlerle birlikte Türkiye’nin de taraf olduğu “Azınlıkların Himayesi” başlıklı 37- 45. maddeler, diğeri de Müttefiklerle Yunanistan arasında imzalanan Yunan Sevr’ini geçerli kılan 16 numaralı protokoldür. Batı Trakya Türkleri birincisinde Yunanistan’ın baskıları karşısında statülerini korumada, hak ve hukukunu aramada Türkiye'ye müracaatta bulunabileceklerdir. İkincisinde ise hak ve hukuk arama mücadelesini Milletler Topluluğunun devamı olan Birleşmiş Milletler bünyesinde sürdürebileceklerdir.
N- Günümüzde Batı Trakya Türkleri’nin Hukuki Durumu
Azınlık hakları Yunan Anayasası ile de teminat altına alınmıştır. “Yunan hükümeti, diğer Hristiyan Yunan vatandaşlarına sağladığı hakların aynısını Müslüman Türk Azınlığa da sağlayacaktır” hükmü, Lozan Barış Antlaşmasında yer almıştır. Azınlığın tüm dini, siyasal ve sosyal hakları teminat altına alınmıştır. Ancak pratikte yapılan uygulamalar tamamen değişik olmuştur. Günümüzde Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı mensupları, hala devam eden ayırımları sorgulamakta, ayırımların sona ermesini ve eşit vatandaşlık ilkelerinin hayata geçirileceği günleri beklemektedirler. Yunanistan, Anayasasının 4. Maddesi ile çelişen vatandaşlık kanununun 19. Maddesi gereği binlerce azınlık mensubunu vatandaşlıktan çıkarmış bulunmaktadır.
Yunanistan’da yasayan Müslüman Türk’ün maruz bırakıldığı baskı, mezâlim ve haksızlıkları su şekilde sıralamak mümkündür:
1- Türk Kimliğinin Reddi
Müslüman Azınlığın Türk kimliği Yunan devleti tarafından kabul edilmemektedir. Etnik kimlik Yunan hukuku tarafından cezalandırılmıştır. Yunan Mahkemeleri Türk Azınlığı teriminin kullanılmasını suç saymaktadırlar. Göç etmek istemeyen veya direnen Türklere karşı ise yıllardır bir asimilasyon politikası takip etmektedir.
2- Eğitim Sorunları
Lozan Antlaşması'na göre kendi eğitim kurumlarını kurma ve öğretmenini tayin etme hakkı bulunan Batı Trakya Türk toplumu bugün “cahil bırakılma” uygulamaları ile karşı karşıya bulunmaktadır. Türk Toplumunun çağdaş eğitimden yararlanmasını sağlamak amacı ile imzalanan 1953 ve 1968 Türk-Yunan Eğitim Anlaşma ve Protokolü uygulanmamaktadır.
3- Din ve İnanç Hürriyetine Yapılan Baskılar
Lozan Antlaşması hükümlerine göre azınlıklar din, evlenme, boşanma, miras, dini ve milli törenlerde hareket serbestisine sahiptirler. Türkiye’nin anlaşma hükümlerini aynen uygulanmasına rağmen, Yunan hükümetine Batı Trakya müftülerinin dini görevleri yanında nüfus ve nikah memurluğu, din eğitimi, cemaat işleri, şer’i konularda hakimlik yapmak gibi, halk üzerinde etkili olabilecek bir makam sahip olduklarından bu makam kendi isteklerini yerine getirecek kimseleri atamak istemektedirler. Buna rağmen Yunanistan mevcut kanun aksine kendine uygun Müftüleri atama yoluyla iş başına getirmektedir. 24 Aralık 1990 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bu anlaşmalar tek taraflı olarak Yunan Devleti tarafından kaldırılmıştır.1913 Atina Antlaşması ve 1923 Lozan Barış Antlaşmalarına aykırı olarak bu atamalar yapılmıştır.
4- Vakıflar
1091 sayılı kanunla 1980 yılından itibaren Vakıf İdaresine seçilecek şahıslar yine Hristiyan Ortodoks yöneticiler tarafından atanmaya başlanmıştır. Bu zamana kadar Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı tarafından seçilen şahıslar bundan böyle tasfiye edilmiştir.
5- Ekonomik Baskılar
Birçok arazi hala Osmanlı döneminden kalma tapularla belirlenmektedir. Tabii zamanla miras yoluyla bölünmeler dolayısıyla dönümlerce arazi kaybolmaktadır. Ayrıca tek yazılı senet olan bu tapular tanınmayarak Türk toprakları devlet mülkü sayılmaktadır. Türkler bahsi geçen alım satım izni dolayısıyla mallarını Yunanlılara satmak zorunda bırakılmaktadır.
Türklere ait ekilebilir verimli araziler üniversite açmak, sanayi bölgesi kurmak veya askeri saha gerekçesi ile istimlak edilmekte, istimlak bedeli olarak da ekilemez bölgedeki bir çorak arazi parçası verilmek istenmektedir. 1923’ten sonra Batı Trakya’daki araziler Yunan devleti tarafından dramatik bir şekilde azınlık aleyhine değişmiştir. 1923’te Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının elindeki araziler bölgenin %84’ünü oluştururken günümüzde bu oran %20’lere düşürülmüştür.
6- Vatandaşlıktan Atılma Uygulamaları ve Politik Baskılar
Yunan asıllı vatandaşlar yıllarca yurt dışında kaldıkları halde haklarında hiçbir işlem yapılmazken, Yunan asıllı olmayanlar, özellikle Türk kökenliler Yunanistan sınırını terk edip başka bir ülkeye gittiklerinde “İçişleri bakanlığı vatandaşlık komisyonu”nun tebliğ ile vatandaşlıktan çıkarılmaktadırlar. Yasalarını Avrupa standartlarına getirmek zorunda kalan ve Batı Trakya Türklerini asimile etmek amacıyla hazırlanıp 1955 yılından bu yana 60 bin Batı Trakya Türkünün vatandaşlıktan atılmasına neden olan anayasanın ünlü 19. Maddesi 31 Ağustos 1998’de iptal edilmiştir.
7- Basın Yayın Sorunları
Azınlık basını geçmişten günümüze basın-yayın faaliyetlerine Türk dilinde devam etmektedir. Yunan yönetimleri Türkiye’de yayımlanan gazete, dergi ve kitapların Batı Trakya’da serbestçe alınıp-satılmasına izin vermemektedir. Ayrıca Türk Radyolarının yayınları devlet tarafından bloke edilmektedir. Batı Trakya’da Türk dilinde yayın yapan gazete ve radyolarda çalışan basın mensupları sürekli olarak Yunan devleti tarafından baskı altında tutulmaktadırlar.
8- Kültürel Varlıkların Yok Edilmesi
Bölgede yaklaşık altı asır varlığını sürdüren Osmanlı Türk-İslam egemenliğinden kalma Tarihi-kültürel eserler zaman içinde tahrip edilmiştir. Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde Osmanlı-Türk camileri, tarihi binalar, köprüler tekkeler ve kültürel varlıklar v.s. bulunmaktadır. Zaman içinde çeşitli doğal afetler ve benzeri felaketlerden tahrip olan yapıların onarılmalarına izin verilmeyerek tarihi kültürel varlıkların kaderleriyle baş başa kalmalarına neden olunmuştur.
9- Yasak Bölge Uygulaması
Yasak bölge olarak bilinen kesim Bulgaristan sınırına paralel uzanan dağlık kesimdir. Burada yaşayan 45-50 bin Batı Trakya Türkü dış dünya ile bağlantısını resmi izin kağıtları ile veya özel kimliklerle sağlamak zorunda bırakılmıştır. İkinci Dünya Savaşı ertesi, yaşanan iç savaştan sonra uygulamaya konulan askeri yasak bölgenin amacı “Bulgaristan’dan sızabilecek komünist tehlikeye” engel olmak şeklinde belirtiliyordu. Öyle olduğu halde bu bölgenin başladığı çizgiye bir-iki kilometre mesafede yaşayan Türklerin de aynı bölgeye “sızma tehlikesine” karşı izin alma zorunluluğu getirilmiştir. Komünist tehlikenin kalktığı Bulgaristan’ın demokrasiye döndüğü 1989 yılından sonra bu “yasak bölge” uygulamasını mantığının ortadan kalkması gerekmektedir. Fakat bu uygulamanın kaldırılmasına yönelik herhangi bir gelişme görülmemektedir.
O- Batı Trakya Türklüğüne Düşen Görevler
Batı Trakya Türklüğü Orta Avrupa yaylalarından Çin sınırlarına kadar uzanan büyük “Türklük Alemi’nin en mağdur topluluklarından biridir. Onlar, yarım yüzyıldan beri gerçekten kara bir bahtın tüm yönleriyle karşılaşmış ve binbir ızdırap içinde kıvrandıkları halde yine de ayakta kalmayı başarmışlardır. Bu bağlamda bundan sonra da ayakta kalabilmelerini sağlayacak harekatta en büyük rol, yine de onların kendilerine düşmektedir. Bu bakımdan Batı Trakya Türklerine düşen görevleri kısaca şöyle özetleyebiliriz.
a- Batı Trakya Türkleri, her ne bahasına olursa olsun bulundukları yerleri terk ederek Türkiye’ye veya başka yerlere göç edip yerleşme konusundaki düşüncelerini terk etmelidirler. Dolayısıyla, bütün bu zulümlere rağmen orada kalmaya çalışmalı ve bu suretle Yunanlıların kendilerini göç etmeye teşvik için giriştikleri propagandaları sonuçsuz bırakmalıdırlar.
b- Daha önce göç ederek Batı Trakya’dan ayrılmış bulunan aydınların dışarıda ve özellikle Türkiye’de kuracakları teşkilatlar ve yapacakları bilimsel ve siyasal yayınlarla, mahallinde yapılamayan propaganda ve mücadeleyi gerçekleştirmeleri zorunludur.
c- Bunu göz önüne alarak Yunan propagandasının eseri olan Türklük-Müslümanlık çatışmasına meydan verilmemelidir.
d- Daha önce göç ederek Batı Trakya’dan ayrılmış bulunan aydınların dışarıda ve özellikle Türkiye’de kuracakları teşkilatlar ve yapacakları bilimsel ve siyasal yayınlarla, mahallinde yapılamayan propaganda ve mücadeleyi gerçekleştirmeleri zorunludur. Şayet bilimsel ve seviyeli bir siyasal yayın ve propaganda yapılabildiği takdirde soruna canlılık kazandırmak ve bu suretle meydana gelecek ilk fırsatta bu esir vatan parçasının kurtarılmasını sağlamak mümkün olabilir.
e- Yunan idarecilerinin istimlak vesair şekillerle Türk eserlerini ortadan kaldırmalarına ve Batı Trakya davası için bir nevi “Tapu senetleri” miz olan tarihi eserleri yok etmelerine karşı konulmalıdır.
f- Ne kadar sıkıntıya düşseler de ellerindeki araziyi satmamaya son derece dikkat etmelidirler. Bu bakımdan Batı Trakya Türkleri, gerek şahsi ve gerekse de vakıf mülk ve arazilerini korumak hususunda dikkatli davranmalıdırlar.
g- Yetişen gençleri mümkün olduğu kadar yüksek tahsil yapmaya teşvik etmelidir. Milli şuura sahip iyi yetişmiş gençlerden meydana gelmiş bir kadroya sahip olmadıkça, Batı Trakya davasını halletmeye imkan yoktur. Bir kere böyle bir kadro oluştuktan sonra yapılacak işi planlamak zor değildir.
P- Türkiye’ye Düşen Görevler
Türk idarecileri bir taraftan Batı Trakya’dan anavatana göçleri önlemeye çalışırken diğer taraftan da daha önce gelmiş bulunanları maddi ve manevi yönden korumalı ve desteklemelidir. Fakat unutmamak gerekir ki Türk milleti buhran ve sıkıntılara alışmış bir millettir. Onun büyük ve şanlı tarihi böyle nice dar boğazlardan mucizevi bir şekilde çıkışının hikayeleriyle doludur. Elbette ki bu badireyi de atlatacaktır. Hele Batı Trakya Türklüğü gibi ta 93 harbinden beri milli şuuru binbir zulüm ve baskı altında milyon kere bilenmiş bir topluluğun tarihinde hiçbir büyük başarısı olmayan Yunanlılar tarafından yok edilmesi asla mümkün değildir ve olmayacaktır.
Bununla birlikte son zamanda özellikle Türk kamuoyunda Batı Trakya etrafında yeni bir ilginin uyandığı görülmektedir. Böyle bir hareket başlamışken milli şuuru biraz daha yükselterek “Batı Trakya” meselesini de “Kıbrıs” gibi iç siyasetin vazgeçilmez davalarından biri haline getirmeye gayret etmelidir. Böyle olduğu takdirde Türk idarecilerin 70 yıldır ayrılık ateşinde yanan bu vatan parçasının kurtarılması davasına ilgi göstermek ve birtakım hareketlere girişmeye mecbur kalacaklardır. Bu ise hiç şüphesiz Batı Trakyalı kardeşlerimizle birlikte bütün Türk miletine Türklük şuurunun yüklediği milli bir borçtur.
Türk idarecileri bir taraftan Batı Trakya’dan anavatana göçleri önlemeye çalışırken diğer taraftan da daha önce gelmiş bulunanları maddi ve manevi yönden korumalı ve desteklemelidir. Yunan idarecilerinin istimlak vesair şekillerle Türk eserlerini ortadan kaldırmalarına ve Batı Trakya davası için bir nevi “Tapu senetleri” miz olan tarihi eserleri yok etmelerine karşı konulmalıdır.
S O N U Ç
Emperyalizme karşı verilen Bağımsızlık Mücadelesinin zaferle sonuçlanması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasını izleyen yıllarda Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği üstün gayret ve Lozan Antlaşması’nın getirdiği karşılıklı güven, TürkYunan ilişkilerini olumlu yönde etkilemiş, Balkanlar’da istikrarın sağlanmasında öncü rolü oynamış, fakat bu dönem fazla uzun sürmemiştir. Yunanistan çok geçmeden hakları Lozan’da garanti altına alınan Batı Trakya Türkü üzerinde asimilasyon politikasını tekrar uygulamaya koymuş ve burada yaşayan Türklerin hakları gasp edilmiştir.
Türk Milleti, eşsiz bir zafer sonucunda 24 Temmuz 1923' te bütün milletlere bağımsızlığını kabul ettirdiği halde, maalesef Batı Trakya'yı “Misâk-ı Millî” sınırları içine alamamıştır. Ancak, Lozan'da Batı Trakya konusunda bazı güvenceler sağlanmıştır. Lozan’da mutabık kalınan antlaşmanın 37- 44 maddeleri doğrudan Batı Trakya Türkleri’nin siyasal, dinsel, kültürel ve eğitim haklarını garanti altına almaktadır. Tüm çabalara rağmen Türk tarafının tezi olan Batı Trakya’da bir plebisit yapılması sağlanamamıştır. Bu durum karşısında Türk heyeti çabalarını Batı Trakya’daki Türkleri, Türk-Yunan mübadele antlaşmasının dışında tutma yönünde geliştirmiş ve bu çabasında başarılı olabilmiştir. Ankara Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında imzalanan Mübadele Antlaşmasının 2. maddesi ile Batı Trakya Türkleri’ne karşılık olarak İstanbul Rumları mübadele dışında tutulmuştur. İstanbul’daki Rum azınlığına karşılık tutulan Batı Trakya Türklüğü, Lozan Antlaşması’nda bir fasıl teşkil eden “Ekalliyetlerin Himayesi” başlıklı bölümde yer alan hakların hiç birinden bugüne kadar istifade edememiştir.
Batı Trakya’da çok sayıda insanın, özellikle 1913-1918 dönemi olaylarından dolayı göç etmesine rağmen, buradaki nüfus çoğunluğunun yine de Türkler’de olduğu bilinmektedir. Hatta bu oranın Lozan’a kadar % 85 olduğu da gerek yerli gerekse yabancı belgelerle sabittir. 1923 Lozan Antlaşması’nda sayıları 129 bin olan Batı Trakya Türklerinin bugün 750 bin nüfusa sahip olmaları gerekirken bu sayı hala 1923 ler seviyesindedir. Böylesine toprağıyla, camisiyle, kümbetiyle, hanıyla, hamamıyla, herşeyi ile toprak altındaki binlerce şehidiyle Türk yurdu olduğunu ispat etmiş Batı Trakya’nın Türkiye sınırları içinde veya bağımsız olamaması, gerek Türkiye için gerekse Batı Trakya için büyük bir talihsizliktir.
Batı Trakya meselesi aynı zamanda Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin bir davasıdır. Batı Trakya, bölgenin istikrarı ve Türkiye’nin güvenliği açısından Kıbrıs gibi önemli bir konumdadır. Bu bakımdan Türkiye, bu davayı her zaman gündemde tutmalı, gerçekleri dünya kamuoyu gündemine sık sık getirmelidir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Türkiye’nin bu ve benzeri konularda tavizler vererek sonuç alması mümkün değildir. Zaten bu sorunların, verilen tavizlerin sonucunda ortaya çıktığı bir gerçektir.
Ne yazık ki, gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerinden bir türlü vazgeçmeyen ve tarihten hiçbir şekilde ders almadığı anlaşılan Yunanistan, bir yandan Kıbrıs, diğer yandan Batı Trakya’daki soydaşlarımıza karşı kanunsuz, insanlık dışı davranışlarını sürdürmeye devam etmektedir. Batı Trakya Türkleri’nin Yunan devletinden tek istekleri diğer Yunan vatandaşları gibi eşit muameleye tabi tutulmalarıdır.
Türk milleti olarak, kan dâvâsı gütmek, intikam almak gibi hareketlere başvurmak, inancımıza da, tarihî şeref ve asâletimize de yaraşmaz ; ancak hakikatleri ortaya koymak, unutulmamalıdır ki, millî, insanî ve aynı zamanda bir ilmî görev ve sorumluluktur. Batı Trakya Türkleri’nin Yunan halkıyla hiçbir sorunu yoktur. Çünkü günlük hayatı onlarla yaşıyor, Yunanistan’ın en geri kalmış bölgesi olan Batı Trakya’nın zorluklarına onlarla birlikte göğüs geriyorlar. Batı Trakya Türk toplumu olarak haklarını savunmanın yolu Yunancayı iyi bilmek ve Yunanistan'da iyi eğitim olmaktan geçmektedir. Bu bağlamda, Yunanistan’ın politika, üniversite, basın, sanat çevreleriyle bire bir ilişkiler içinde olmaları ve meselenin bölgesel bir sorun değil Yunanistan’ın kanayan yarası olduğunu Yunan halkına anlatmaları gerekir. Batı Trakya Türkleri’nin bunu yapacak her türlü birikimi vardır. Yeter ki Yunanistan bu iyi niyetli çabalara kuşkuyla bakmasın ve Batı Trakya Türkleri’nin masum isteklerini Türkiye’nin provokasyonları olarak değil, Türk kökenli Yunan vatandaşlarının haklı talepleri olarak görsün. Avrupa Birliği’ndeki Yunanistan’da insan hakları konusundaki mevcut sorunların önümüzdeki günlerde azalması en büyük temennimizdir.