ERMENİ TEHCİRİ KONUSUNDA YENİ PERSPEKTİFLER

Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI

Birinci Dünya Savaşı başlarken Ermeniler saflarını çoktan seçmişlerdi. Kitleler halinde Rus ordusuna katılarak, özel Ermeni taburları teşkil etmişler ve Osmanlı Devletine karşı fiilen savaşa girdiler. Cephe gerisine özellikle Doğu ve Orta Anadolu’da kalabalık şekilde yaşayan Ermeniler kilisenin öncülüğünde silahlandılar. Eli silah tutan Türkler’in cephede bulunmaları Türkler’i tamamıyla savunmasız bıraktı. Van, Erzurum, Erzincan, Bitlis ve Yozgat’ta kasaba ve köylerde Müslümanlar vahşice öldürülüyor, camiler yakılıyordu. Rus ordusu saflarında savaşan Ermeniler ise Ruslar’ı bile tedirgin edecek derecede acımasız davranıyorlar, Rus ordusunun öncülüğüne ve kılavuzluğunu büyük bir coşkuyla yapıyorlardı.

Ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı sırasında en küçük bir tereddüt göstermeden İtilaf devletlerinin yanında yer alan Ermeniler, tüm güçlerini Rusya’nın emrine vererek, gönüllü alayları teşkil etmişlerdir. Taşnak Komitesi ise yandaşlarına verdiği talimatlarla, Rus ordularının sınırı geçtiğinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde isyanlar çıkarmalarını istemiştir. Böylece iki ateş arasında kalacak olan Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde, Ermeni askerler silahlarıyla birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşecekti”

Hatta Osmanlı meclisinde Van mebusluğu yapan Papazyan ise bir bildiri yayınlayarak “Kafkasya’da gönüllü Ermeni alaylarının hazır bulundurulmasını, bunların Rus ordusunun öncüleri olarak Ermeniler’in yaşadıkları bölgelerdeki kilit noktaları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyecek Ermeni alayları ile hemen birleşilmesini istemiştir. Bütün bu emirler fazlasıyla yerine getirilmiş, Rus kuvvetlerinin Osmanlı ve Rus Ermeniler’inden kurulmuş gönüllü alayları öncülüğünde Doğu’da Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte Osmanlı ordularındaki Ermeniler silahlarıyla firar ederek Rus kuvvetlerine katılmışlar ya da çeteler kurmuşlar, yıllardır misyoner okul ve kiliselerinde saklanmış silahlar ortaya çıkarılmış, askerlik şubeleri basılarak yeni silahlar sağlanmıştır. Silahlanan Komiteler “Kurtulmak istiyorsan komşunu öldür” talimatı üzerine erkekler cephede olduğu için savunmasız kalan Türk, şehit, kasaba ve köylerine saldırarak katliama girişmişlerdir.

Rus kuvvetleriyle birlikte sınırı ilk geçen Ermeni birliklerinin başında Armen Garo lâkabıyla tanınan eski Osmanlı mebusu Katekin Pastırmacıyan bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan Hamparsum Boyacıyan Ermeni çetelerinin başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmıştır.

Rus çarı II. Nikola Van’daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915’de bir telgraf göndererek “Rusya’ya yaptığı hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir. ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında “Van da yalnızca 1.500 Türk’ün kaldığını iftiharla bildirmiştir.

Ermeniler bu ayaklanmaları ve faaliyeti Osmanlılar’ın tehcir kararı üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak takdim etmek alışkanlığını ısrarla sürdürmektedirler. Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir kararı yoktur ve isyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucudur.

Bu durumda Osmanlı Devleti sevk ve iskan kanunu işletmek zorundaydı. Benzer uygulamalar başka ülkeler tarafından gerekli hallerde çekinilmeden yapıldı; mesela ABD İkinci Dünya Savaşı esnasında Japon asıllı yurttaşlarını Orta Amerika’da savaş sonuna kadar ikamete mecbur tuttuğu bilinirken bu uygulamadan dolayı Osmanlı devletini suçlamanın anlamı yoktur.

Bu noktada ABD'li Prof. Bernard Lewis ve Prof. Stanford Shaw da, sözde Ermeni soykırımının gerçek olmadığı konusundaki tezleri nedeniyle, Ermenilerin yoğun tepkisine maruz kalmıştır. Soykırım iddiasına Bernard Lewis, 1993 yılında "Le Monde" gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle değinmiştir: "Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin "tehcire" (Ermeni halkın savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Çünkü Ermeniler, Osmanlı topraklarını İşgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı". Yine Dr. Karakin Pastırmaciyan'ın "Anadolu-yu Şarki Şimendifer Meselesi" adlı kitabında, Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeninin kendi isteğiyle Türkiye'yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve soykırım gibi bir muamelenin olmadığı yer almaktadır.

Ermeni sevk ve iskanı esnasında gerek iklim, gerekse ulaşım ve iaşe şartlarının son derece elverişsiz olmasından dolayı, çok miktarda ölümlerin meydana gelmesini soykırım olarak nitelendirmek mantık dışıdır. Zira aynı şartlar içersinde savaşmakta olan Türkler, gerek cephede ve gerekse cephe gerisinde açlık, hastalık ve soğuktan yüzbinlerce kayıp vermişlerdir. Asıl suçlanması gereken dış tahrikçilerdir. Asırlar boyunca huzur ve güven içinde yaşadıkları topraklarda bu insanları isyana teşvik eden kaynaklar Ruslar, Fransızlar ve İngilizler’dir. Bunun yanısıra Türk direnişi karşısında Güney bölgemizi boşaltmak zorunda kalan Fransızlarla birlikte geriye çekilen Ermeniler’in iklim ve yol şartlarından dolayı verdikleri kaybın üç bin civarında olması gözönüne alındığında Osmanlı devletine yöneltilen suçlamaların haksızlığı ortaya çıkar.

Tehcir Nedir ? Soykırım Nedir?

Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, "bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration) anlamını taşır. "Tehcir Kanunu" diye adlandırılan kanunun adı da aslında savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanundur. Bu kanuna dayanılarak gerçekleştirilen yer değiştirme uygulamasının anlatımında kullanılan "tenkil (nakletme)" tabiri de batı dillerinde "sürgün" anlamına gelen "deportation", "exile" veya "proscription" gibi terimlere karşılık değildir.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa'nın başlattığı, Hükümet ve Meclis'in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir.

Gerçekleştirildiği 1915'ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul'un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı imâ edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır.

Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri "soykırım"a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için "yer değiştirme" gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısı'ndan 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmeye ne gerek vardı?

Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti'nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı devletinin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir. Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini gütmemiştir.

Ermenilerin soykırım günü diye nitelendirdikleri tarih, işte bu tehcir kararının alındığı 24 Nisan 1915 tarihidir. Ermenilerin yer değiştirmesi esnasında alınan tüm önlemlere, hükümetin bu konudaki tüm hassasiyetine rağmen gerek savaş ortamının olumsuzluğu, gerek salgın hastalıklar ve bazı memurların kişisel olumsuz davranışları can kayıplarına sebep olmuştur. Ermenilerin soykırım diye niteledikleri bu durum asla bir hükümet, bir yönetim politikası olmamıştır.

Osmanlı Devleti Resmi Belgelerine Göre Ermeni Nüfusu:

Yabancılar Osmanlı belgelerini görmezden gelmeye çalışmaktadır. Ancak, bu konudaki en güvenilir rakamların resmi belgelerde olduğu açıktır. Son zamanlarda olduğu gibi tehcir öncesi Ermeni nüfusun olduğundan 4, hatta 5 kat fazla gösterildiği olmuştur. Örneğin 1878 Berlin Kongresi'nde Bağımsız Ermenistan isteyen Ermeniler, Doğu Anadolu illerinde 3.000.000 Ermeni olduğunu savunmuşlar ancak Berlin Anlaşmasında Hıristiyanlardan vergi alınması hükme bağlanınca, bu sayıyı Osmanlı Hükümetinin belirlediği sayının altına indirmişlerdir.

Osmanlı Devletinde İstatistik Genel Müdürlüğü 1892 yılında kurulmuştur. Genel Müdürlük görevini 1892 yılında Nuri Bey, 1892-1897 yılları arasında Fethi Franco adlı bir Musevi, 1897-1903 yılları arasında Mıgırdıç Şınabyan isimli bir Ermeni, 1903-1908 yılları arasında Robert isimli bir Amerikalı, 1908-1914 yılları arasında Mehmet Behiç Bey yapmıştır.

Görüldüğü gibi Ermeni meselesini siyasi alana taşıyan önemli olayların cereyan ettiği dönemde, Osmanlı nüfus bilgileri yabancıların kontrolü altındadır. Buradan hareketle, bugüne kadar aksi bir belge ve kanaat olmadığına göre Osmanlı nüfus bilgilerine itibar edilmesi gerekmektedir.

- 1893 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.001.465'tir.

- 1906 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.120.748'dir.

- 1914 Nüfus istatistiğine göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir.

Her üç grup veri kaynağı değerlendirildiğinde, gerek Osmanlı, gerek Ermeni ve yabancı istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde yaşayan Ermenilerin nüfusunun 1.250.000 civarında olduğunu ortaya koymaktadır.

Osmanlı Ermeni nüfusu hakkındaki bilgileri şöyle bir tablo halinde göstermek mümkündür.

Ermeni Tarihçi Kevork aslana göre

1.800.000

Fransız Sarı Kitabına göre

1.555.000

Osmanlı istatistiklerine göre

1.295.000

İngiliz kaynaklarına göre

1.056.000

Ermeni kaynaklı ve mübalağalı olduğu aşikar rakamları bir kenara bırakırsak Batı kaynaklı rakamların 1.056.000 ve 1.555 arasında değiştiğini ve bunun ortalaması olan fiili nüfus sayımına dayalı Osmanlı istatistikleriyle hemen hemen aynı olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle Osmanlı Ermeni nüfusunun 1.300.000 olduğunu söyleyebiliriz.

Bu tablodan çıkarılacak ilk sonuç toplam Ermeni nüfusu 1.300.000 olduğuna göre 1,5 milyon Ermeni’nin ölmüş olmayacağıdır. Demek ki Ermeni propagandasının bu iddiasının da gerçekle bir ilgisi yoktur.

Görüldüğü gibi yer değiştirme kararında herhangi bir kasıt olmamasına rağmen “soykırım” iddiasını doğrulayacak bir tek suç fiili, bir tek vaka gösterilememektedir.

Bu arada Musul ve Zor çevresine gönderilmek üzere 18 Eylül 1915 tarihi itibariyle Diyarbakır'da 120.000, 28 Eylül 1915 tarihi itibariyle de Cizre'de 136.084 Ermeni nüfusun toplandığı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Şükrü Bey'in 3 Kasım 1915 tarihinde Nizip'ten çektiği bir şifre telgrafta ise, taşımanın gayet düzenli bir şekilde devam ettiği ifade edilmektedir.

Buna göre sevk edilen nüfus toplam 438.758, Halep'tekilerle birlikte iskan sahasına varan nüfus ise 382.148'dir. Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır.

Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep arasındaki Meskene'de ; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür. Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir.

Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, bu şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir. Kalan 10-16 bin kişinin bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916'da Konya iline, ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek il dahilinde iskan edilmeleri için yazı gönderilmiştir . Öte yandan yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya'ya, Batı ülkelerine ve Amerika'ya kaçırıldıkları da tahmin edilmektedir.

Bu bilgiler, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir katliam olayının olmadığını ortaya koymaktadır. Öte yandan yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayısının 500.000 civarında olduğu belirlendiğine göre, sevk ve iskana tabi tutulmayan Katolik ve Protestanlarla yine yer değiştirme dışında tutulan İstanbul, Bursa, Kütahya vs. Ermenilerinin ve bu sırada Rus işgali altında bulunan Kars ve Van gibi doğu illerindeki Ermenilerle birlikte, Osmanlı Ermenilerinin toplam nüfuslarının da ancak 600.000 ila 800.000 arasında olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nitekim 1918 yılında, Ermeni Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar Paşa'nın Fransa Dışişleri Bakanlığı Yüksek Yetkili Bakanı Monsieur Gout'a gönderdiği raporda: Kafkasya'da 250.000, İran'da 40.000, Suriye-Filistin'de 80.000, Musul-Bağdad'da 20.000 olmak üzere 390.000 kişinin Türkiye'den sürgün edildiğini, aslında sürgünlerin toplam sayısının 600-700 bin kişiye ulaştığını ve bunlardan ayrı olarak çöllerde şuraya buraya dağılmış sürgünleri kapsamadığını bildiriyor.

Boghos Nubar Paşa'nın verdiği rakamlardan 290 bin kişinin yer değiştirme uygulaması dışında Osmanlı topraklarını terk edenler olduğu anlaşılıyor. Göç ettirilenlerin toplam sayısı olarak verilen 600-700 bin kişiden 290 bin kişi çıkarılacak olursa, yer değiştirmeye tabi tutulan nüfusun 400 bin civarında olduğu görülüyor. Bu da Ermeni delegasyonu başkanının, yer değiştirmenin gerçekleştirilmesi sonrasına, yani 1918 yılına ait verdiği sayılarla, Osmanlı belgelerinde verilen rakamlar arasında büyük ölçüde uygunluk görünmekte ve Ermenilerin iddia edildiğinin aksine sağ salim iskan yerlerine vardıklarını ve dolayısıyla soykırım iddialarının ne kadar dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nitekim o sırada Amerika Büyükelçisi bulunan Morgenthau da günlüğünde Ermeni Protestanlarının vekili olan Zenop Bezciyan'la olan görüşmesinde Bezciyan'ın ifadelerinden hayrete düştüğünü belirtiyor. Bu görüşmesiyle ilgili olarak Morgehthau şöyle demektedir:

"Ermeni Protestanlarının vekili Zenop Bezciyan uğradı. Schmavonian kendisini benimle tanıştırdı. Okul arkadaşıymışlar. (İçerilerdeki) şartlar hakkında bana çok şey anlattı. Zor'daki Ermenilerin hallerinden oldukça memnun olduklarını söylemesine şaşardım; işlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başlamışlar bile; bunlar ilk gönderilenler olup katledilmeden oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini sandığını söyledi. Kış bastırmadan onlara yardım edilmesi gerektiği hususunda ısrarlıydı."

Tehcir Sonrası Ermeni Nüfus Hareketleri:

Osmanlı Devletinin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. 1914 nüfus istatistiğine göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Tehcirin yasallaştığı 27 Mayıs 1915 tarihinden, 1927 yılına kadar Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde sayım yapılmamıştır. Ayrıca, Tehcirin yapıldığı bugünkü Irak ve Suriye bölgelerinden; Irak bölgesi İngilizler tarafından, Suriye ise Fransızlar tarafından işgal edilmiş olup, bu bölgelere götürülen Ermeni sayısı ile nüfuslarının ne kadar arttığı, dolayısıyla intikal eden ve edemeyenlerin sayısını kestirmek mümkün olmamıştır. Ayrıca, konu ile ilgili kaynaklarda yukarıda arz edilen netlikle bilgiye rastlanılmamıştır.

Lozan Konferansı bünyesinde toplanan tali komisyona Osmanlı İmparatorluğu'nun eski Hariciye Nazırı Gabriel Noradunkyan'ın Ermeniler lehine sunduğu rapora göre, tehcir sırasında Doğu Anadolu'da yaşayan Ermenilerden 345 bini Kafkasya'ya, 140 bini Suriye'ye, 120 bini Yunanistan'a ve Ege Adaları'na, 40 bini Bulgaristan'a ve 50 bini de İran'a olmak üzere toplam 695 bini Anadolu'dan göç etmişti.

Bir başka Ermeni, Richard Hovannisyan ise, Kafkasya'ya 345 bin, Suriye'ye 140 bin, Yunanistan ve Ege Adalarına 120 bin, Bulgaristan'a 40 bin, İran'a 50 bin, Suriye dışındaki Arap ülkelerinden Lübnan'a 50 bin, Ürdün'e 10 bin, Mısır'a 40 bin, Irak'a 25 bin, Fransa ve Amerika'ya da 35 bin Ermeni'nin göç ettiğini belirtiyor.

Bu durumda tehcir uygulaması sırasında toplam 855 bin Ermeni'nin göçe tabi olduğu anlaşılıyor. Bu 855 bin sayısı l milyon 250 bin olan 1914'teki toplam Ermeni nüfusundan çıkarıldığında, geriye yaklaşık 366 bin kişi kalıyor. Göçe tabi tutulmayan nüfusun ise 82 bin 880'inin İstanbul, 60 bin 119'unun Bursa'da, 4 bin 548'inin Kütahya Sancağı'nda ve 20 bin 237'sinin de Aydın viláyetinde bulunmak üzere 167 bin dolayında tahmin ediliyor. Göçe tabi tutulmayanların sayısı 366 binden çıkartıldığında, geriye kayıp gözüken 200 bin kişi kalıyor. Bu sayı da Ermeni lobisinin 1,5 milyon Ermeni'nin öldüğü iddiasının ne kadar abartılı olduğunu gösteriyor.

Trabzon Konferansı'na (14 Mart-14 Nisan 1918) katılan Ermeni ileri gelenlerinden Hatisov, (daha sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı olmuştur) Hüseyin Rauf Bey'e gönderdiği mesajda Kafkasya'da Osmanlı memleketinden kaçan 400 bin Ermeni'nin bulunduğunu bildirmektedir.

Bu arada Elazığ vilayetinden Dahiliye Nezaretine gönderilen 9 Aralık 1919 tarihli bir şifre telgrafnamede, seferberlikten önceki kayıdlara göre vilayetin genel nüfusunun 497.000 olduğu, bunun 433.000 kadarının Müslüman, 27.000 kadarının da diğer unsurlara mensub gayr-i Müslim olduğu hatırlatılıyordu. Harbin Müslüman nüfus üzerine etkisi olmakla beraber tehcir sırasında başka yerlere sevk olunan Ermenilerden birçoğu dönmemiş, bir taraftan da da peyder pey Klikya bölgesine hicret etmekte bulunduklarından, gayr-i müslim nüfusta bir hayli değişiklik olduğu belirtiliyordu. Bu nedenle yeniden nüfus sayımı yapılmadıkça, tahmini de olsa vilayetin şu sıradaki mevcut nüfusu hakkında sağlıklı bir bilginin verilemeyeceği ilave ediliyordu .

Ermeni belgeleri esas alınırsa, buradan hareketle 855 bin rakamı 1914 Ermeni nüfusundan çıkarıldığında, geriye 366.850 kişi kalmaktadır. Göçe tabi tutulmayan nüfus ise 167.778'dir. 82.880'i İstanbul, 60.119'u Hüdavendigar'da (Bursa). 4548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde bulunmaktaydı. 366.850'den göçe tabi tutulmayan 167.778 kişi çıkarıldığında ise yaklaşık 200.000 kişi kalmaktadır. Ermeni belgelerine dayanılarak yapılan bu çalışma sonucunda; İtilaf Devletleri saflarına katılarak Osmanlı ile savaşta ölen, yurtdışına kaçan, tehcir sırasında çeşitli nedenlerle ölen veya eşkıya tarafından öldürülen Ermeni sayısının yaklaşık 200.000 kişi olduğu söylenebilir. Kimi yabancı yazarlar. Osmanlı ordusunu arkadan vuran ve Rus ordusu saflarında savaşan Ermenilerin sayısını 180 bin olarak vermektedir. Bazı belgeler ise 200.000 kişiden önemli bir bölümünün göç ettirilmeyen dört merkezi İstanbul, Aydın, Kütahya ve Adana civarına geri döndüğü, bir kısmının saklandığı ve daha sonra yurtdışına çıktığını kanıtlamaktadır. Buradan görüleceği üzere Ermeni iddialarında esas alınan rakamların, tamamen hayal mahsulü ve propaganda maksatlı olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca kimsenin görmek istemediği bir gerçek daha vardır ; o da ölen Türklerin sayısıdır.

Justin Mc Carthy bu konuda şunları belirtmektedir: "Ölü Ermeni sayısı ele alınırken ölü Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslüman'ın da öldüğünü söylemektedir. Ermenilerin yaşadığı 6 vilayette 1 milyondan fazla Müslüman ölmüştür.. Üstelik Sivas ili savaş sınırları içinde değildi. Rus ordusu asla bu kadar içeri girmedi. Fakat Sivas'ta 180 bin Müslüman öldü. Aynı şey bütün Anadolu için geçerliydi.

Sevk ve İskan Soykırım Anlamı Taşıyabilir mi ?

1914 nüfus sayımına göre Osmanlı topraklarında yasayan Ermeni sayısı 1.300.000’dir.Bunun 525.000’i işgalci Ruslarla beraber Rusya’ya göç etmiştir. Amerika, Suriye, Yunanistan, Iran, Lübnan vs. ülkelere göç edenlerin sayısı da 582.000’dir. Toplam 1.107.000 Ermeni’nin göç ettiği anlaşılmaktadır. Türkiye’de kalan 50.000 civarındaki Ermeni’yi hesaba katınca, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, Ermeni isyanları ve göçler esnasındaki toplam Ermeni kaybının 143.000 civarında olduğu anlaşılır. Halbuki aynı dönemde, aynı bölgelerdeki Müslüman ahalinin kayıpları 1.400.000’i bulmaktadır. Yani esas soykırıma uğrayan Müslümanlar olmuştur.

Bu göç esnasında yaklaşık 200 bin Ermeni'nin kayıp olduğu, yukarıda detaylarıyla açıklanmıştır. Ancak, konuya Osmanlı Devleti'nin 1915 1918 yıllarını kapsayan dönemde cephelerde ve cephe gerisindeki kayıpları açısından bakarsak; 400 bin yaralı, 240 bin hastalık nedeniyle ölen, 35 bin yaralanan ancak yeterli bakım sağlanamadığından ölen, 50 bin savaş alanında şehit ve 1.560.000 hasta, firar, esir ve kaybının olduğu görülmektedir. Bu rakamlar esas alındığında savaş şartlarının ağırlığı, ekonomik ve teknik imkansızlıklar tıbbi malzeme eksikliği gibi zor şartlar ile salgın hastalıklar nedeniyle 275 bin insanın hastalık ve bakımsızlıktan öldüğü görülmektedir. Osmanlı Devleti bu şartlar ve ciddi imkansızlıklar içinde iken özellikle göç yollarında kafilelere saldıran Ermeni çeteleri ile eşkıyalar da iç güvenliği tehdit etmektedir. Buradan şu sonuca varmak mümkündür: Osmanlı Devleti'nin planlı, sistemli bir soykırım düşüncesi ve uygulaması içinde olduğunu söylemek bir iftiradan öteye geçemez. Ermeni komitalarınca iddia edilen soykırım asla olmamıştır. Ancak savaş şartlarındaki imkansızlıklar, teknik ve tıbbi yetersizlikler ile kafileleri koruyan askere saldırarak firar edilmesini sağlamayı hedefleyen Ermeni çeteleri ile soygun ve yağma amaçlı eşkıyanın eylemlerinde hayatlarını kaybeden, düşman saflarına katılan, kendiliğinden yurtdışına çıkan, göç uygulaması dışında tutulan illere kaçan veya göç güzergahındaki mahallin halkı tarafından saklanan Ermenilerde vardır. Bu ise bugün ileri sürülen sözde soykırım iddialarını çürüten en önemli delillerdir.

Osmanlı orduları cephede savaşırken, Ermeni çetelerinin Ruslarla işbirliği yaparak cephe gerisinde giriştikleri faaliyetler, devletler hukukuna göre “ihanet” kapsamında sayılıyordu.

Osmanlı hükümetini tehcir uygulamasına zorlayan gelişmeler nelerdi?

- Rus işgalinden önce, Ermenilerin yaşadıkları yerler bir bakıma Ermeni komitelerinin kontrolündeymiş gibiydi. Bu yerlere devlet gücü giremez olmuştu ve dolayısıyla alınan güvenlik önlemleri de yeterli olmuyordu.

Bu durum, Osmanlı Hükümeti'ni son çare olarak Ermeniler'i başka yerlere nakledip oralarda iskán etme arayışına itti. Daha önce sınırlı olarak başlatılmış olan bu uygulamanın genelleştirilmesi düşüncesini ise, Van Ermenileri'nin isyanı pekiştirdi. Ermenilerin Ruslarla işbirliği sonucu gelişen olaylar Van ve çevresinde ciddi boyutlara ulaşmıştı. Çıkarttıkları isyan, yaptıkları katliam ve tahripler, Ruslar'ın bir ay içinde Van, Malazgirt ve Bitlis'i işgali sonucunu doğurdu. Ruslar'ın her askeri harekátı, Ermeni isyanları sayesinde hedefine ulaşıyordu. Van'da yaşananlar Türk ordusunun arkadan vurulduğunu açık bir şekilde gösterince, İstanbul hükümeti ülkenin muhtelif bölgelerinde yaşayan Ermenilerin zorunlu sevk ve iskánına karar vermek zorunda kaldı.

Dünya savaşı için seferberlik ilánının üzerinden dokuz ay geçmişti ve hükümet 24 Nisan 1915’de 14 valilikle 10 mutasarrıflığa bir emirname göndererek ülkenin çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkartan, Rus ordusuna katılıp gönüllü alaylar oluşturan, Osmanlı ordusunu arkadan tehdit eden ve Osmanlı Devleti aleyhine her türlü faaliyetin içinde yer alan bütün Ermeni siyasi örgütlerinin dağıtılmasını istedi. Bu tamim üzerine 80 bine yakın Ermeni'nin yaşadığı İstanbul'da 2345 Ermeni tutuklandı. Dışarıdaki Ermeni topluluklarının her yıl “Katliam yıldönümü” diye adlandırdıkları olay 2345 kişinin tutuklandığı 24 Nisan’dır. Bu tarih, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içerisinde serbestçe faaliyet gösteren Ermeni komite merkezlerinin kapatıldığı ve önde gelen üyelerinin tutuklandığı gündür.

Bununla Ermeni hareketine büyük bir darbe vurulmuştur. Ermeniler bu olaydan dolayı 24 Nisan gününü kutlama günü yapmışlardır. Ancak bu tarihten önce de çatışmalar meydana gelmiştir. Kafkaslarda bulunan Türk ordularına karşılık olarak Ermeniler savunmasız yerleri basmışlar, halk da misilleme yaparak karşı harekette bulunmuştur. Ermeniler kendi yayınladıkları gazete veya dergilerde bu olaylarda Türkleri nasıl katl ettiklerini anlatmışlardır.

Tehcir Kanunu, Uygulaması ve Sözde Ermeni Soykırım İddiası :

Ermeni çetelerinin Ruslarla işbirliği halinde, Anadolu ve Kafkaslarda Türk, Müslüman ve diğer din milliyetten insanlara yaptıkları mezâlim, vahşet ve soykırımı ırza tecavüz, ihtiyarları ve çocukları eve doldurup yakma, cami ve türbeleri tahrip ve tahkir etme, masum insanların burunlarını ve kulaklarını kesmeleri, insanların cesetlerini parçalayarak ateşte pişirip, yakınlarına yemeleri için zorlamaları, cesetleri köpeklere parçalatmaları Müslüman mezarlıklarının kazılarak defnedilmiş olanların mezarlarından dışarı çıkarılması, hamile kadınların karınlarından süngülenerek henüz doğmamış bebeklerin süngü ile dışarı çıkarılması gibi akla hayale gelmeyecek, insanlık dışı vahşet mezalim ve katliamları, insanlık için utanç verici bu hadiseleri, çirkinlikleri Türk milletinin unutması mümkün değildir. İşte Osmanlı Devletinin 27 Mayıs 1915’te uygulandığı sevk ve iskan kanunu böyle bir ortam üzerine çıkarılmıştır.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa'nın başlattığı, Hükümet ve Meclis'in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Hükümetin bu kararının üzerinden bir ay geçmesine rağmen Ermenilerin tavrında bir değişiklik görülmeyince son çare olarak tehcire başvuruldu. Osmanlı Hükümeti, sevk ve iskán uygulamasını o günün zor koşullarında bile bir yasaya dayandırdı ve 27 Mayıs 1915 tarihinde üç maddelik bir yasa çıkartıldı. “Tehcir Kanunu” olarak anılan bu yasanın ikinci maddesinde “Askerlere yönelik hareketleri, casusluk veya ihanet ettikleri tespit edilen köy ve kasaba sakinleri tek başlarına veya toplu halde başka mahallere sevk ve iskán edileceklerdir” deniyordu.

Yer değiştirme Kararı Dahiliye Nezaretince alınmıştır. Yani, Dahiliye Nezareti, ayrıca bir kanuna gerek duymadan kendi sorumluluğu altına bir karar alırsa, askeri makamlarında aynı yetkiye sahip oldukları anlaşılacaktır. Zaten Dahiliye Nezaretinin tezkeresinden üç gün sonra meclis-i vükela aynı karara imza atmaktan çekinmeyecektir. Meclis-i mebusan açılır açılmaz, geçici yasa milletvekillerinin onayından geçecektir.

Yer değiştirmenin ise nasıl yapılacağı, Bakanlar Kurulu Kararı’nda şu esaslara bağlanmıştır.

  1. Ahali kendilerine tahsis edilen bölgelere rahat bir şekilde can ve mal emniyetleri sağlanarak nakledilecektir.

  2. Yeni evlerine yerleşene kadar iaşeleri göçmenler ödeneğinden karşılanacaktır.

  3. Eski mali ve iktisadi durumları göz önünde tutularak kendilerine emlak ve arazi verilecek muhtaç olanlara Hükümetçe mesken inşa edilecek çiftçi ve zenaat erbabına tohumluk ve alet edevat temin olunacaktır.

  4. Geride bıraktıkları taşınabilir mal ve kıymetler kendilerine münasip şekilde ulaştırılacaktır.

  5. Ermeniler’in boşalttıkları şehir ve köylerdeki gayri menkulleri tesbit ve kıymetler takdir edildikten sonra, bu köylere yerleştirilecek muhacirlere tevzi edilecektir.

  6. Muhacirlerin ihtisas sahası dışında kalacak zeytinlik, dutluk, bağ, dükkan, fabrika, depo gibi gelir getiren yerler müzayede ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarına emanete kaydedilecektir.

  7. Bütün bu konular özel komisyonlar marifetiyle yürütülecek ve bu hususta bir talimatname hazırlanacaktır.

Metinden anlaşılacağı üzere Ermeniler taşınabilir mal ve eşyalarını beraberlerinde götürecekler veya bunlar sonra kendilerine ulaştırılacak, gayri menkulleri müzayede ile satılacak bedelleri kendilerine ödenecektir. Kısaca Ermeniler’in ayrıldıkları yerlerle ilgileri kesilecektir.

Ayrıca sevke tabi tutulanların sağlık durumlarının kontrol edilmesini, hastalara, hamile kadınlara ve bebeklere sevk esnasında gerekli ihtimamın gösterilmesini, hastaların kadın, çocuk ve yaşlıların demiryoluyla, geri kalanların ise atlarla ve arabalarla sevk edilmelerini her kafileye yiyecek temin edilmesini ve kafilelere muhafız kişilerin refakat etmesini de temin etmiştir. Ayrıca kafileye yapılacak muhtemel saldırılara karşı emniyet tedbirleri alınmasını bu konuda ihmali görülenlerin Divan-ı Harb’e verilmesi kayda bağlanmıştır.

Ancak, bu heyetlerin aynı zamanda gittikleri bölgelerdeki Türk ve Ermenilerin sayısını da araştırdıkları anlaşılmaktadır. Osmanlı Hükümeti, o sıradaki nüfus oranının Türkler aleyhine olmasından doğabilecek mahzurların bilincinde idi . Nitekim Dahiliye Nezareti, Elazığ vilayetine gönderdiği “müsta’cel” kaydı konulan şifre genelgeyle şu konulara dikkat çekiyordu :

“ 1- Köyleriyle beraber vilayete şimdiye kadar gayr-i Müslim halktan ne kadar nüfus dönmüştür ? 9 Mart 1919 tarihinde verilen cevapta, dönen Ermenilerin sayısının 500-600 kişiden ibaret olduğu bildirilmiştir. Bu sayı yalnızca merkez vilayete ait olması gerekeceğinden, gerek merkez ve gerek köylerde şimdiye kadar ne kadar Ermeni ve Rum’un dönmüş olduğunun âcilen tahkik edilerek bildirilmesi gerekmektedir .

2 - Amerikan Yardım ve İaşe Heyetleri, 5-6 gün önce İstanbul’dan hareket etmişlerdir. Nerelere uğrayacakları ve uğradıkları yerlerde ne kadar kalacakları, merkezce de tam olarak bilinmemektedir. Bunların oralara gelmeleri halinde, haklarında yardım ve kolaylık gösterilmesi gerekli ise de, tezahürata mahal yoktur.

3- Dönmüş olan şahıslara ait gayr-i menkullerin iadesi ile ilgili kanun teklifi bu günlerde işleme konulacaktır. Ancak bu hususta olabilecek şikayetin önüne geçebilmek için, sahipleri dönmüş olan tüm terk edilmiş malların maliye ve evkaf dairelerinin yazılı olarak bildirmesine bakılmaksızın mülkî makamlarca el konularak, zabıtnâmeler karşılığında âcilen sahiplerine teslimi gereklidir."

King-Crane Heyetinin İstanbul’a Gelişi ve İlk Temasları

Suriye’de manda idaresi kurmanın getireceği yükler ve sağlayacağı çıkarlar konusunda incelemelerde bulunmak üzere Wilson tarafından görevlendirilen King-Crane komisyonu, aynı zamanda Ermeni meselesinde büyük bir sorumluluk üstlenmişti. Bu heyetin hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “misyoner teşkilatı”ile “American Board of Commissioners for Foreign Missions” ve onun hayırsever üvey evladı konumunda olan “Near East Relief” tarafından desteklenmekteydi. Önceki, Ermenilerin ve Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde bulunan diğer Hıristiyan unsurların eğitimi ile meşgul olmuştu. İkincisi ise Ermeniler için yardım sağlıyordu. Son zamanlarda finansal destek vererek, Ermenileri tahrik eden Near East Relief, büyük bir anti Türk propaganda kampanyası sahneye koymuştu .

Doğu Anadolu bölgesindeki Türkleri dikkatle izleyen heyet, öne sürüldüğü gibi Ermeni çoğunluğun olmadığını görmüş, Ermenilere zulüm yapıldığı iddialarını doğrulayan herhangi bir kanıta da rastlamamıştı. General Harbord, yokluk ve çaresizlik içindeki Anadolu insanının sıcak ilgisiyle karşılandı. Sivas Valisi Reşit Paşa, Törende Osmanlı Devleti’ni temsil etmekteydi. Mustafa Kemal konuğuna “Devlet benim yanımda” dercesine, Vali Resit Pasa’yi takdim ediyor, onu, milletvekillerinin tanıtılması izliyordu. Sivas’ta kaldığı süre içinde Gazi Mustafa Kemal Pasa’nın konuğu olan General Harbord, ondan tüm gerçekleri dinlemişti. Bu görüşmelerde Hüseyin Rauf Bey (Orbay) ile Alfred Rüstem Bey tercüman olarak bulunmuştu. İki günlük görüşmenin ardından Erzurum’a hareket edildi. Amerikan Heyeti, yolda çok ağır ilerliyordu. Yol boyundaki hemen her köye giriliyor, inceleme yapılıyordu. Girilen her köyde, Ermeniler’in, köylülere nasıl eziyet ettiklerinin izleri görülüyordu. Köylerdeki Ermeni kiliseleri, okulları ve mezarları yerinde duruyor ama, camiler, medreseler ve Müslüman mezarlıkları ise yakılmış ve yıkılmış vaziyette bulunuyordu. İnsanlar, işkenceye uğradıklarını söylüyorlardı. General Harbord’un heyetinde, Ermeni asıllı görevliler de vardı. Onlar da, Anadolu gerçeğni görüyor ve yaşıyorlardı. Bir süre sonra Erzurum’a ulaşıldı. Kâzım Karabekir Paşa’nın Kolordusu, konuğu görkemli bir törenle karşıladı. Zaten Erzurum’daki 15. Kolordu, vatan sathındaki diğer askeri birliklere göre güçlüydü.

Erzurum’daki bazı Türk mahallelerinde Ermeniler, taş üstünde taş bırakmamıştı. Ermeniler’in kalabalık olduğu semtlerde ise herşey yerli yerinde duruyordu. Harbord, Erzurum temaslarını bitirip, Kars üzerinden Erivan’a doğru hareket kararı aldı. General Harbord, Erzurum’da büyük bir konukseverlikle karşılandığını Kâzım Karabekir Paşa’ya açıklıyor, kendisiyle vedalaşırken de “Gerçekleri yerinde gördüm” diyordu.

Türkiye’deki 20 merkezin verdiği raporlara bakılırsa, 15. 000 kadar yetim Amerikan yardımı almaktaydı. Fakat yardıma muhtaç olanların sayısı bunun iki katı idi. Bunların çoğu " Hilâ l-i Ahmer" den yardım görüyordu. 20. 000 kadarı da Transkafkaslar’da çeşitli yardım kuruluşları tarafından bakılıyordu. Doğu Anadolu’da ise hemen her yer harabe halindeydi. Ermeniler ise, bölgeye henüz Amerikan yardımı ulaşmadığı için, kışı Türk Hükümeti’nin sağladığı olanaklarla geçirmeye çalışıyorlardı. Aynı bölgedeki Türk köylülerinin durumu nispeten biraz daha iyi idi. Fakat onlar da aynı şekilde kışa karşı korumasız, yoksul ve perişan bir durumdaydılar. Doktor bulunmadığı gibi, ilaç diye de bir şey yoktu. Harabe halindeki köylerin bir kısmı, Ermeni saldırıları sırasında, Rus işgalinde veya Osmanlı Devleti çöktükten sonra Ermenilerin ve Rusların geri çekilmesi sırasında yakılıp, yıkılmıştı. Ülkenin içinde bulunduğu koşullar, yetişmiş insan kaybının yitirilmesi nedeniyle yeterince doktor bulunmadığı gibi, ilaç son derece az bulunuyordu.

Yine 1919 Mart başında, Türk-Ermeni ilişkilerini incelemek için, Anadolu’ya Dr. Moore başkanlığında bir Amerikan heyeti daha gönderildi . Bu heyetin esas görevi tehcir ve ölüm olaylarını yakından görüp incelemekti. Türk dostu olarak bilinen Dr. Moore’un Türkiye’ye gelmesi memnuniyet yaratmıştı. Çünkü Doğu Anadolu halkının uğradığı Ermeni mezaliminin izlerinin yakından görülmesi, heyet üyelerine Türkiye lehine görüş bildirmelerine neden olabilirdi .

O sırada Ermeni zulmünden kaçan bir kısım Müslüman halk Konya’ya gelmiş bulunuyordu. Giderken veya dönerken oraya uğramaları muhtemel olan bu heyetin Konya’yı ziyaretinde Müslüman muhacirlerle temas etmelerinde mutlak yarar vardı. Çünkü bu mezalimin şahidi veya bizzat mağduru olan bu insanların, Amerikan heyetine olayların gerçek yüzünü ve boyutlarını göstermeleri gerekiyordu..

Bristol’un Osmanlı Hükümeti’ne Verdiği Muhtıra

Amerika Birleşik Devletleri yüksek komiseri Amiral Bristol, 1919 yılının Aralık ayı başında mütareke komisyonu başkanı Fahreddin Bey’e vermiş olduğu iki ayrı muhtırada şu konulara dikkat çekiyordu :

Osmanlı Devleti, ülkenin her tarafında bulunan çeşitli unsurlara mensub muhacirlere yardım için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Ermenilerle, Rumlar aleyhinde işlenen cinayetlerden dolayı, bu olaylardan muzdarip olanlara yardım etmek zorundadır. " Emlâk-ı metrûke" hakkındaki kanuna göre, evlerinden tehcir edilen Ermenilerle, Rumların malları Osmanlı Hükümeti’nin koruması altındadır. Gayr-i Müslimlere ait mabet ve manastırlarda bulunan, Osmanlı Hükümeti tarafından müsadere edilen bazı eşya, eski sanat eserleri ve el yazmalarından Osmanlı Hükümeti sorumludur. Gayr-i Müslimlere mahsus mabet ve manastırlara ait emlak ve araçlara dört senedir Osmanlı Hükümeti tarafından el konulmuştur. Osmanlı Devleti, bütün dünyaya karşı ıslahat yapılması konusunda samimi çalışmalar başlatmayı ve geçmişte meydana gelen olayları tamir etmeyi arzu ediyorsa, daha önce söylenen tedbirleri alması şarttır .

Anadolu’ya Dr. Moore başkanlığında bir Amerikan heyeti daha gönderildi. Bu heyetin esas görevi tehcir ve ölüm olaylarını yakından görüp incelemekti. Türk dostu olarak bilinen Dr. Moore’un Türkiye’ye gelmesi memnuniyet yaratmıştı. Çünkü Doğu Anadolu halkının uğradığı Ermeni mezaliminin izlerinin yakından görülmesi, heyet üyelerine Türkiye lehine görüş bildirmelerine neden olabilirdi .

Tecrübesizlik, nakliye zorlukları ve diğer nedenler Amerikalı görevlileri çaresiz bırakıyordu. Bunun yanısıra, Amerikan Kızılhaçının Ermeni ve diğer Hıristiyan yetim çocuklarını Türk yetimlerine tercih ettikleri hakkındaki acı gerçek, birçok Amerikan araştırma heyetlerince de belgeleriyle ortaya konmuştu. Bölgede mevcut yirmi merkezin raporlarına göre, Amerikan yardımı alan 15 bin yetimin çoğu “Türk Kızılayı'ndan yardım alıyordu. Öyle ki, Harbord’tan sonra Amiral Mark Bristol Amerikan Kızılhaçını sert bir dille eleştirerek şöyle demiştir : "Ermeniler, Rumlar ve Gürcüler öteki Müslümanlara açıkça tercih ediliyorlar. Halbuki şefkat ve insaniyetin din ayırımı yoktur ; kalp ve vicdan birliği vardır” .

Amerikan heyetlerinin bu yardımları unsurlar arasında aynı oranda, yani eşitlik ilkesi içinde dağıttıklarını söylemek zordur. Kuşkusuz Hıristiyanların, Müslümanlara göre daha çok kayırıldıkları ortadadır. Bunun için yerel yöneticilerin yapmış oldukları harcamaların araştırılması gerekmektedir. Amerikan Kızılhaçı’nın Ermeni ve diğer Hıristiyan yetim çocuklarını, Türk yetimlerine tercih ettikleri gerçeği, birçok Amerikan araştırma heyetince de belgeleriyle ortaya konmuştur.

İtilaf devletlerinin tahrikiyle, çeşitli bölgelerde isyanlar çıkaran Ermenilerin pek çok Türk ve Müslümanı katletmeleri üzerine, Osmanlı Hükümeti, birtakım tedbirler almak zorunda kalmıştır. Ancak bu isyanlar sırasında meydana gelen çatışmalarda birçok Türk ve Ermeni çocuğu anasız ve babasız kalmıştır. Devlet bu yetimler için ayırım gözetmeksizin 1915 yılının başlarında dar’ ül eytamlar kurmuştur. Yetimhanelere alınan bu zavallı çocuklar milliyetlerine göre buralara yerleştirilmişlerdir.

Mütareke sonrasında devlet kanalıyla açılan yetimhaneler kapatılınca bu defa azınlıklar yeni yetimhaneler açmıştır. Mütareke sonrası açılan yetimhaneleri özellikle Amerikan misyoner cemiyetleri desteklemiştir. Savaş süresince İtilaf Devletleri ve özellikle İngiltere, Ermeni ve Rum yetimlerine yardım etmiştir. Mütarekeden sonra ise Ermeniler tarafsız yetimhaneler kurmuşlardır. Buraya Müslüman çocuklar da alınmıştır. Ancak bu çocuklar Hıristiyan olmaya zorlanmıştır. Türk Kızılay Hanımlar şubesinden Nezihe Veli Hanım bu durumu protesto ederek istifa etmiştir .

Amerika Birleşik Devletleri, Yakın Doğu’ ya Yardım Komisyonu üyelerinden Binbaşı Yowell 5 Mayıs 1922 tarihli açıklamasında, Türkleri Anadolu’ daki Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara karşı yeni bir katliam hazırlığı içinde olmakla itham ediyordu. “Türkiye’ deki Amerikalıların sınır dışı edilmesini, dostlukla bağdaşmayacak bir davranış olarak niteleyen Yowell, Anadolu’daki Hıristiyan azınlıkların, Türklerin yeni bir saldırısına uğradıklarında gerekli dış yardımı alamazlarsa topyekûn yok edilerek tarih sahnesinden silinmeleri söz konusu olacağı uyarısını yapıyordu. Hatta Harput ve dolaylarında faaliyet gösteren Yardım Heyeti üyeleri de Türk makamlarının haksız ve kaba davranışlarına katlanmak zorunda kalmışlardır !!. Oysa bu yardımsever Amerikalılar, Hıristiyan çocuklarının yanısıra Türk çocuklarına da yararlı olmaktaydılar.”. Acaba gerçek durum ne merkezdeydi ?

Bilhassa fakr-ü zaruret, geleceğimiz olan yetimlerin ruhunda müthiş tahribat yapıyordu. K.Karabekir Paşa, Erzincan’da uryan ve sefil bir durumda bulunan 200 kadar erkek yetim çocukları kolordu himayesine aldı. Bu çocuklar, Hilâl-i Ahmer’in cüz’i yardımı hariç tutulursa, hükümetten hiçbir şekilde himaye ve yardım görmemişlerdi. Vilâyât-ı müstevliye halkına dağıtılmak üzere hükümetin tahsis ettiği yedi milyon zahirenin önemli bir kısmını Trabzon’a nakleden Amerikan Heyeti, bu erzaktan dahil-i vilâyât halkına bir şey vermemişti. Bunları, Trabzon’da sahil halkına, özellikle gayr-i Müslim halka dağıtıyordu .

Halk, Amerikan Muavenet Heyetinin Giresun’ daki Rum ve Ermeni yetimhanelerine yirmişer bin liralık muavenette bulunduğu halde Müslüman darüleytâ mını ziyaret etmek bile istemediklerini söylüyordu. Büyük çoğunluğu Gümüşhane, Bayburt, Kelkit ve Şiran havalisinden göç etmiş on binlerce muhacir aç ve sefil bir şekilde sokaklarda yatıyordu. Bir kısım muhacirler tamamen çıplak halde olduklarından Trabzon dışında hendeklerde barınıyor, dışarı çıkmıyorlardı. Buna karşılık, Trabzon’ da Amerikalıların ve Yunan Sâlib-i Ahmeri’nin yardımlarıyla Hıristiyanlardan bir kişinin bile yurtsuz ve sefil kaldığı görülmemişti . Hilâ l-i Ahmer ise tüm yokluklara rağmen var gücüyle hiç bir ayırım yapmadan halkın yardımına koşuyor, acılarını hafifletmeye çalışıyordu. Nitekim Şark-ı Karib Muavenet Cemiyeti tahsisatından (1922 yılı için) yetimler için aylık Harput’a 50.000, Samsun’a 30.000 ve Sivas’taki yetimler için de 20.000 lira ayrılmıştır. Cemiyetin ayırdığı bu tahsisattan Türk yetimlerine Harput’ta 2000, Samsun’da 500 ve Sivas’da 400 lira harcanmıştır. Bu arada cemiyet, Urfa, Gaziantep ve Kahramanmaraş’ta da birer yetimhane kurmuştur .

İkinci Damat Ferit Hükümeti döneminde Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa, yaveri yüzbaşı Cemal Bey’i Anadolu’ya hareket eden Amerika Yakındoğu Yardım Heyeti’nde görevlendirdi. Cemal Bey, Miralay Daily’nin refakatinde 8-13 Eylül 1919 tarihleri arasında, heyetin Erzurum, Erzincan ve Trabzon şubelerine ziyaretlerde bulundu. 13 Ekim 1919 tarihinde söz konusu heyetlerdeki görevinin sona ermiş olduğuna dair verilen yazılı emir üzerine İstanbul’a döndü. Seyahati sırasında yapılan çalışmalar ve izlenen hareket tarzı hakkında Erkân-ı Harbiye-i Umumî ye Dairesine bir rapor verdi. 11 Ekim 1919 tarihini taşıyan bu raporda özellikle şu konulara dikkat çekiliyordu :

1 - Yardım Heyetinin asıl görevi, Amerikalıların toplamış oldukları iane ile savaşın sonucunda Yakındoğu’ da meydana gelen hasar ve sefalet yüzünden aç ve perişan olan halka, ırk ve mezhep ayırmaksızın insani yardımda bulunmaktır.

2 - Bunun için heyetin elinde erzak, ilaç, giyecek ve bir miktar da para vardır.

3 - Daima Rum ve Ermeniler mağdur ve mazlum gösterilerek, heyetin nazar-ı dikkati ve merhametini sadece gayr-i müslim unsurlar üzerine çekmektedirler. Dolayısıyla yalnız Hıristiyanlar himayeye mazhar olup, yardım almaktadırlar .

Miralay Daily başkanlığındaki heyet, Trabzon’a geldikten sonra Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Hasankale, Mamahatun, Erzincan, Kelkit bölgelerini gezmiştir. Buralarda, savaş sırasında halkın ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldıkları, Ermenilerin tahribatı ve mezalimi, genel nüfus, elde edilen ürünler ve harcamalar konusunda bilgi toplamıştır. Söz konusu bölgede daha çok Hasankale, Bayburt, Erzurum, Mamahatun, kısmen Erzincan ve Gümüşhane’nin tahrip edildiği anlaşılıyordu.

Near East Relief Society adlı Amerikan yardım kuruluşunun tehcir sırasında Ermeniler’e yardım etmek üzere Anadolu’da görev yapmasına Osmanlı Hükümeti tarafından izin verilmiştir. Bu durumda eğer katliam emri verilmişse, Amerikan kuruluşunun faaliyet göstermesine ve katliama tanık olmasına nasıl müsaade edilmiştir. Yani “biz Ermeniler’i katlediyoruz, siz de gelin seyredin mi denmiştir?

Üstelik, İstanbul, Batı Anadolu ve Trakya’da oturan Ermeniler tehcir dışında bırakılmıştır. Hatta Orta Anadolu Ermeniler’inden bile yerlerinde bırakılanlar olmuştur. Topyekün bir tehcir olmadığına göre “Topyekün bir katliam” ın iddia edilmesi mümkün değildir. Eğer hükümet Ermeniler’i topyekün imha etmek niyetinde olsaydı, herhalde bunu aylarca süren bir tehcir yoluyla ve bütün devletlerin dikkatini çekerek değil, Ermeniler’in bulundukları yerlerde ve özellikle cephelere yakın bölgeler de çok kolay şekilde yapabilirdi.

Elbette hiç kimse 1915’te çok sakin bir ortamın var olduğunu ileri süremez. 1915 korkunç gelişmelerle kilitlenen bir tarihin patlak verdiği noktadır. Orada ölenler, öldürülenler her iki taraftandır ve o arada kavga sadece Ermenilerle, Türkler, Kürtler, Çerkezler arasında değildir, Karadeniz’deki Pontus buna dahildir ve hatta hepinizin bildiği gibi, son anda Arabistan ahalisinde bazı aşiretler bile ayaklanmıştır. Dolayısıyla, bu harbin bir imparatorluğun yıkılışındaki faciaları ve kavimler boğazlaşmasını bir soykırıma benzetmek lüzumsuzdur.

Ermeniler azınlıkta oldukları bir bölgede yanlış taktikler, stratejiler ve örgütlenmelerle yanlış bir savaş vermişlerdir. Sonuçlar, her iki taraf için üzücüdür ve trajik bir çözümsüzlük yaratmıştır. Tarihî gerçekler ışığında bu olaylar ancak mukatele, yani karşılıklı kırım olarak tanımlanabilir. Bu ortamın ve çatışmaların soykırım fiilleriyle benzeştirilmesi yanlıştır. Hitler Almanya’sının 6 milyon Yahudi’yi ve 1 milyon çingeneyi yok eden ırkçı eylemiyle benzeştirilecek olaylar değildir. Bu, tarihe ve gerçek soykırım, yani Yahudilerin “Holocaust“ kurbanlarına karşı bir haksızlıktır.

SONUÇ

Ermeni propagandasının Türkiye’yi temel alan iddialarını inceledikten sonra şu iki yargıya varmak mümkündür:

  1. Tarih süzgecinden geçirildiklerinde bu iddiaların gerçek dışı oldukları ya da gerçeklerin saptırılmasına dayandırıldıkları açıkça ortaya çıkmaktadır.

  2. Ermeni propagandası bu zayıflığını bildiğinden, bu kez belgeler icad etmek yoluna gitmiştir.

Bir soykırım olmadığına göre Türkiye’nin mevcut olmayan bir şeyi kabul etmesi ve bu nedenle tazminat ödemesi nasıl beklenebilir ? Üstelik geçmiş olaylara mutlaka ve sorumlu aranacak ve bu sorumlular önce Ermeniler’i kendi emellerine alet ederek boş vaatlerle kandıranlar, sonra bunlara kanarak Doğu Anadolu’yu kana boyayan Ermeni Komiteleridir.

Türkiye karşısındaki Ermeni propagandası ve terörünün hiçbir yere varması mümkün olmadığı gibi, gelecekte Ermeniler için geri tepen bir silaha dönüşmesi de olasıdır. Çünkü, genç Ermeni kuşaklarına aşılanan nefret, kin ve düşmanlık duygusunun, günün birinde heves ve emellerin boşluğunun bu gençlere anlaşılması halinde içe dönme tehlikesi vardır. Ermeniler’in yakın geçmişi bu tür kanlı iç çatışmalarla doludur. Ermeni toplumunun propaganda ve terör odaklarının dışında kalmaları, bu nedenle her şeyden önce kendi yararlarına olacaktır.

Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, özellikle Belçika, Fransa, Avustralya, Yunanistan, Lübnan, Kanada, Rusya, ABD ve Arjantin'de yoğunlaşmış ve bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmeye başlanmış, hatta bazılarının okullarında sözde soykırım ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Bu alanda en önemli gelişme ise 29 Mayıs 1998'de Fransa meclisi tarafından sözde Ermeni soykırımının resmen tanınmasına dair tasarının onay için senatoya gönderilmesidir.

Paris’te, üç dört ay kadar önce bir anıt dikildi ; Ermeni soykırım anıtı, hem de Sevr Sarayının önüne. 10 milyon nüfuslu koca Paris şehrinde başka bir yer yok muydu ? Sevr Antlaşması, Türkiyemizi, vatanımızı paylaşan bir antlaşma. Ama, onlar başka bir anlam vermekte ve Sevr Sarayının önüne de gözümüzün içine soka soka o anıtı dikmişlerdir.

İsyan eden Ermeni’dir, zulmeden Ermeni’dir, katliam yapan Ermeni’dir. Mazlum ve mağdur olan, yüzbinlercesi katledilen, tecavüze uğrayan, yerinden yurdundan sürülen masum Anadolu insanıdır. Fakat Ermeniler bir asırdır yaygara yapmakta, basın, yayın ve propaganda yoluyla dünyayı aldatmaya çalışmakta; haçlı ruhuyla hareket eden bazı devletler de onlara destek olmaktadır.

O İngiltere, demokrasinin beşiği olduğunu öne süren İngiltere, 2 milyon insanı çeşitli gerekçelerle Avustralya ve Yeni Zelanda’ya göndermemiş miydi ? 15 sene öncesine kadar Avustralya ve Yeni Zelanda’ya İngiltere’ye girmek isteyen dördüncü nesil insanları özel izinle girebilmişlerdir İngiltere’ye. Yani, İngiltere 2 milyon insanı başından atmış ve bu tehcir olayı sırasında 28 000 kişi de yollarda ölmüştür. Dolayısıyla eğer, Osmanlıdaki tehcir, genosit olarak kabul ediliyorsa, öncelikle İngiltere’nin Avustralya ve Yeni Zelanda’ya yaptığı tehcir de genosit kavramı içine alınmalıdır diyoruz. Çünkü, ölü sayısı, İngiltere’nin verdiği rakamlarla 28 000. Yeni Zelanda ve Avustralya ise 60 000 rakamını vermektedir. Demek ki, tehcir bizim keşfimiz değil, bizden önce Avrupalıların keşfi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ne yapmamız gerektiğine gelince bunları kısaca şu şekilde özetleyebiliriz.

Ermeni sorunu, Osmanlı döneminde bu imparatorluğu parçalayarak çıkarlarına ulaşmayı amaçlayan ülkelerce ortaya çıkarılmış, bu gün ise isimleri değışmekle birlikte aynı çıkar çevrelerinin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istemeleri ve bölgede güçlü bir Türkiye arzu etmemelerinden dolayı, çeşitli yönleriyle birlikte sıcak tutulan yapay bir sorundur.

Özellikle ABD'de bu tür karalama kampanyalarına karşı koymanın tek ve etkin yolu ithamda bulunan kişi ve kuruluşlara karşı manevi tazminat davaları açmaktır. Şimdiye kadar hep sessiz durduğumuzdan ve bir türlü maddi varlık gösterememizden yararlanıp bizleri istedikleri gibi karalayabileceklerini sanmaktadırlar. Bütün bunlara bir son vermenin tek yolu her karalama kampanyasına karşı bir manevi tazminat davası açarak yalan haber ve sözde katliam anılarının önünü kesmek olacaktır. Bundan sonra amacımız maddi varlık gösterip bu tür davaları açabilecek finansman kaynakları bulmak olmalıdır. Dünyadaki Ermeni Diasporası kendini finanse ederken aynı, kulüp üyeliği gibi aidat ödemektedirler. Madem bu saldırılara karşı çıkmak istiyoruz ve gelecekte çocuklarımızın hak ettikleri gibi anlı açık ve gururla Türklüklerini taşımalarını istiyoruz, bu amaç için bizlerin de aynı maddi imkanları kullanmamız gerekiyor. Finans kaynağı olarak her Türkün buna katkıda bulunması gerektiğini düşünüyoruz. Bu amaçla Türk Hükümetinin maddi desteğiyle bir fon açılmalı ve konuyu çok iyi bilen tarih akademisyenleri, siyaset bilimcileri ve avukatlar full-time görevlendirilmelidirler. Bu fikrin çoğumuzun aklından zaman zaman geçtiğine eminim, ama zaman bunu gerçeğe dönüştürme zamanıdır.

Ermeniler 1915 yılı tehcirinin aslında bir soykırımı olduğunu iddia etmektedirler. Bunun böyle olmadığını bilimsel olarak kanıtlamalıyız. Bunun zaten yapılmış olduğu düşünülebilir. Ancak bu alandaki çok değerli bazı çalışmaların yabancı ülkelerde yeterince yankı ve etki yapmadığı muhakkaktır. Ortada aslında bilimsel bir tartışmanın değil bir propaganda kampanyasının bulunduğunu dikkate alarak bilimsel eserlerimizin yabancı ülkelerde dikkate alınmasına büyük önem vermeli bunun için İnternet gibi modern iletişim araçlarından yararlanmalıyız. Uluslararası toplantılara katılmaya ve bunları ülkemizde düzenlemeye çalışmalıyız. Ermeni sorununun daha çok uzun yıllar süreceğini dikkate alarak bu alanda genç bilim adamları yetiştirilmesine öncelik vermeliyiz.

Ermeni sorununun nedenlerinin ve boyutlarının ülkemizde iyi bilinmediğini dikkate alarak halkımıza bu hususta bilgi vermeliyiz ve özellikle Ermeni mezaliminin ne büyük ne hazin bir dram olduğunu halkımıza anlatmalıyız.

Nihayet Türkiye Ermeni sorununda daha uzun vadeli ve akılcı yeni stratejiler belirlemek durumundadır. Fransa'ya çok ciddi tepki göstermeliyiz, kendimizi de sorgulamalıyız. İlgili senatör ve temsilciler Türkiye'ye davet edilerek Iğdır,Van, Kars ve diğer yerlerdeki katliam mezarları ve müzeler gezdirilebilir. Ermeni ve Ermeni eğilimli tarihçiler davet edilip tartışmalı sempozyumlar yapılabilir. Bu alanda uzmanlaşmış tarihçilerimizin Batı basınında yazılar yazması teşvik edilebilir. Özel sektör harekete geçirilemez miydi ?Bunun en anlamlı örneğini 1989'da vermiştik. Amerikan Kongresi'ne çok güçlü bir dalga halinde gelen soykırım tasarısını püskürtmek için iş adamlarımız ve akademisyenler seferber olmuştu.

Türkiye yeni politikalar ve stratejiler belirlemek durumundadır. Eğer Türkiye bunu yapamazsa başkaları tarafından üretilmiş olan çözümleri ve hareket tarzlarını küçük pazarlık marjları ile kabul etmek zorunda kalacaktır.