SON OSMANLI HÜKÜMETİ İLE
ANKARA HÜKÜMETİ ARASINDAKİ MÜNASEBETLER-III
SAKARYA ZAFERİ SONRASINDA MEYDANA GELEN GELİŞMELER
Sakarya Savaşı lehimize sonuçlandıktan sonra, Fransa Hükümeti vakit kaybetmeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile barış yapmak lüzumunu anlamış ve Franklin Bouillon'u tekrar Ankara'ya göndererek, 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşmadan sonra, İngiliz Hükümeti, Şark Meselesi'ni daha yakından incelemek ve Sevr Antlaşması'nı yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. Çünkü Ermeni ve Kilikya meseleleri gibi birçok mesele Türkiye lehine çözümlenmişti. Ortada başlıca problem olarak İzmir, İstanbul ve Trakya kalıyordu. Bu sırada Yunan Hükümeti tarafından İzmir Yunan Fevkalade Komiserinin ünvanının genel valiliğe dönüştürüleceği ve işgal altındaki arazide Yunan kanunlarının tatbik edileceğine dair haberler gelmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine, Hariciye Nezareti, Yunan tecavüzünün önlenmesi hususunda İstanbul'da İtilaf Devletleri temsilcilerine birer nota verdi. Ayrıca Avrupa'daki Türk temsilcilerine gönderdiği tamimle, bu keyfiyetin nezdlerinde görevli bulundukları hükümetlere de tebliğ edilmesini istedi. Bu teşebbüsün, söz konusu arazinin Yunanistan'a ilhakı demek olduğunu çok iyi bilen Ahmet İzzet Paşa, bu hareketin memleketin işgal altında bulunan diğer yerlerine de teşmil ve tatbik olunacağı için, İstanbul'daki fevkalade komiserler nezdinde harekete geçerek tedbir alınmasını istedi. Ayrıca Paris büyükelçimiz Nabi Bey tarafından Fransa Hariciye Nezareti'ne protesto niteliğinde bir nota verildiği gibi, ajans "Furnie" vasıtasıyla da bir başka protesto neşr ve ilan ettirildi . Son Osmanlı Hükümeti'nin, İtilaf Devletlerine karşı, Damat Ferit hükümetlerine göre çok farklı bir tutum içinde olduğu görülmektedir. Nitekim Çanakkale Mutasarrıflığından, Dahiliye Nezareti'ne 18 Ocak 1922 tarihli ve "Mahrem" kaydıyla gönderilen bir yazıda, İngiliz subayları mutasarrıflık makamına gelerek, Kara Biga halkından ve orada misafir olarak bulunan bazı kişilerin Ahmet Anzavur ve adamlarını pusuya düşürüp öldüren "Çingene Ali Çetesi"ni himaye etmek, Kuvâ-yı Milliye lehinde propaganda yapmak, onlara silah ve cephane kaçırmak gibi, asayişi bozacak hareketlerde bulunduklarını, bu sebeple şüpheli gördükleri bazı kişileri tutuklayarak İngiliz Divân-ı Harbine vereceklerini söylemişlerdi. Bunun üzerine Çanakkale mutasarrıfı Vahid Bey, böyle bir olaya karıştıklarına dair hiçbir delil ve işaret bulunmayan bu kimselerin kanuna aykırı olarak ve sebepsiz yere tevkif yoluna gidilemeyeceğini söyledi. İngiliz subayları söz konusu şahısları Divân-ı Harbe sevk etmeye yetkili oldukları şeklinde görüş bildirmelerine rağmen, Vahid Bey buna izin vermeyince, işgal kumandanlığına keyfiyeti rapor edeceklerini söyleyerek ayrılmışlardı. Böyle nazik bir ortamda, İngilizlerin tepkisini çekebilecek hadiselerin meydana gelmemesi için temkinli olunması gerektiği düşüncesinde olan Vahid Bey, bu şahısların bulundukları yerlerle temasa geçerek, bir süre ortalıkta görünmemeleri için uyarmıştır . Bu gelişmeler üzerine, Dahiliye Nezareti, Sadaret Makamı ile Harbiye Nezareti'ne 24 Ocak 1922 tarih ve "Mahrem" kaydıyla gönderdiği yazıda, sadece şüpheli oldukları gerekçesiyle, haklarında hiçbir şekilde şikayet vaki olmayan ve ayrıca böyle bir harekete kalkışmaları hususunda bir delil ve işaret bulunmayan şahısların kanunlara aykırı olarak, sebepsiz yere tevkiflerinin talep edilmesinin kabul edilemez olduğunu Çanakkale Mutasarrıflığı da bildirdi. Bu arada mutasarrıflığın almış olduğu bazı tedbirlerin pek yararı olmayacağı görüşü ileri sürülmekle beraber, adı geçen şahıslar arasında bulunan Biga Askere Alma Dairesi Başkanı Mustafa Efendinin, "olaya el konulmuş olduğunu göstermek maksadıyla olsa gerek", görevinin değiştirilmesi hususunda gereğinin yapılmasını Çanakkale Mutasarrıflığı'ndan istemiştir.
Amacının Kuvâ-yı Milliye ile bir antlaşma şekli bulmak ve Sevr Antlaşması'nı değiştirip, birlikte hareket etmek suretiyle bir an önce barış elde etme olduğunu söyleyen İstanbul Hükümeti, Ankara Hükümeti ile ilişkileri düzeltmek çareler aranılmak üzere bir talimatla Avrupa'ya gönderildi. Salih Paşa, Avrupa'da Ankara ve diğer
Türk devlet adamlarıyla görüşmüş, oradan Ankara'ya uzun bir mektup yazmışsa da, cevap alamamıştır. Bu sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı ve Türk orduları baş kumandanı Mustafa Kemal Paşa, yeni gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri'nin Türkiye hakkındaki gerçek düşüncelerini öğrenebilmek, Türk Millî davasını onlara anlatabilmek maksadıyla Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'i Avrupa'ya göndermeye karar verdi. Kendisi, önce İstanbul'a uğrayacak, Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa ve arkadaşları ile, hatta samimi bir talep gösterildiği takdirde Padişahla da görüşecekti. Padişahtan Ankara Hükümeti'nin Hilafet makamına olan bağlılığını muhafaza ettiğini ve edeceğini söyleyecek, buna mukabil kendisinden Büyük Millet Meclisi'ni tanımasını isteyecekti . 15 Şubatta, İngilizlerin hazırladığı özel bir trenle İstanbul'a varan Yusuf Kemal Bey, ertesi gün sadrazam Tevfik Paşa ve Hariciye Nazırı Ahmet İzzet Paşa ile görüştü. Ankara temsilcisi Hamit Bey'in de hazır bulunduğu bu görüşmede, Yusuf Kemal Bey, barış imzalanması konusunda çeşitli meselelerde düşüncelerini ve İtilaf Devletleri'ne karşı istek ve savunma biçimlerini sordu. Ayrıca kendilerinden, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hariciye Vekili'nin beyanatının ileri sürdüğü fikirlerin İstanbul Hükümeti adına da yapılmış olduğunu" kabul ve ilan etmelerini istedi. Tevfik ve İzzet Paşalar, Yusuf' Kemal Bey'in bu teklifine olumlu cevap verdiler. Bunun yanı sıra İzzet Paşa, aynı gün İstanbul ve Ankara'nın bakış açılarında tam bir beraberlik olduğu konusunda "Ajans Havas"a açıklamada bulundu. Bu telgrafı yeterli bulmayan Yusuf Kemal Bey, Avrupa kamuoyu ve devlet adamlarına karşı Anadolu Mücadelesi konusunda söyleyeceği söz ve ortaya koyacağı düşüncelerin aynı zamanda İstanbul adına da söylenmiş olacağının kabul edilmesini istedi. İstanbul, asıl amacının vatan ve devleti kurtarmak olduğunu tekrarlasa da, Ankara İstanbul'un barış için kesinlikle devreye girmesini istemiyordu. Ahmed İzzet Paşa'nın verdiği bilgilere göre, Yusuf Kemal Bey'in padişahla görüşmesi hususunda başhekim Dr. Reşat Paşa'nın aracı olduğu anlaşılmaktadır. 21 Şubat 1922 akşamı padişahla görüşen Kemal Bey, Avrupa'ya gitme hususunda sadece kendisinin tek yetkili olduğunun kabul edilmesini istedi. Yusuf Kemal Bey ise, Padişahtan Ankara Hükümeti adına T.B.M.M.'nin tanınmasını istemiş olduğunu, Vahdeddin'in ise buna hiçbir cevap vermemesi üzerine, biraz bekledikten sonra saraydan ayrılmış olduğunu söylemektedir. İzzet Paşa, Yusuf Kemal Bey'in Padişahla görüşmesinin Ankara'nın talimatları doğrultusunda olduğu halde, keyfiyetin kendilerinden saklanmak istendiği kanaatindedir. Böylece meselenin dışarıya sızması ile, ne yapacağını şaşıran Kemal Bey, Ankara'ya kendisinin Padişah tarafından davet olunduğunu ve huzurdayken sözde padişahın kendisini yalnız bir millet ferdi sıfatıyla gördüğü ve kabul ettiğini söyleyerek, B.M.M. Hükümeti'ni küçümsediği gibi birtakım yanlış beyanlarda bulunmuştu. Yusuf Kemal Bey'e göre, Padişah Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni tanımış olsaydı, Ankara'dan aldığı talimat gereğince, İstanbul'daki kabine üyelerine "şeref ve haysiyetlerine uygun" makamlar verilebilecek, hatta milletvekili bile olabileceklerdi. Ancak bu görüşmenin başkaca şahidi olmadığı gerçeğini gözden uzak tutmamak gerekir. Bu gelişmeler üzerine Meclis'te sert tartışmalar meydana gelmiştir. Bu hususta gensoru verenlerden biri olan Aydın milletvekili Tahsin Bey, Yusuf Kemal Bey'in meclisin bilgisi dışında padişahla görüştürülmesini sert bir şekilde eleştirerek, Hariciye Vekili'nin geri çağrılmasını istedi. İzzet Paşa'ya da ağır hakaretlerde bulunan Tahsin Bey, hükümetin Yusuf Kemal Bey'e İzzet Paşa vasıtasıyla Padişah'la görüşmesi için yetki vermesinin o derece hata olduğuna dikkat çekti .Mustafa Kemal Paşa da, Ahmed İzzet Paşa'yı yalancılıkla suçlayarak, Yusuf Kemal Bey'i oyalayıp, aldatarak Padişaha bir müracaatçı gibi götürdüğünü ileri sürmüştür. Ayrıca, İzzet Paşa'nın Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçerek, Kemal Bey'den önce Paris'e ve Londra'ya gitmesine son derece kızan Mustafa Kemal Paşa, onu bu yolculuğu son dakikaya kadar gizlemekle itham etmiştir. Ancak İzzet Paşa'nın bu husus için Avrupa'ya gitmesi yaklaşık iki ay kadar önce kararlaştırılmış bulunuyordu. Anadolu ile fikir birliği konusunda gayret edilmesi gerekli görülmüş, bunun için Ankara'dan seçilecek delegelerle uygun bir yerde birleşilmesi İzzet Paşa tarafından teklif edilmişti. Bunun üzerine, yakında memuren Avrupa'ya gönderilecek bir heyetin İstanbul'dan geçeceği cevabı alınmış, daha önce de bahsedildiği üzere Yusuf Kemal Bey İstanbul'a gelmişti. Bu sırada İngiltere Yüksek Komiseri Horace Rumbolt, İzzet Paşa'yı ziyaret ederek, Lord Curzon'un kendisiyle görüşmekten memnun kalacağını bildirmiştir. O sırada Naci Bey'den gelen bir telgraf, İzzet Paşa'nın Avrupa'ya davet edilmesi hususunda alınmış olan kararı doğrulamıştır. Daha sonra Babıali'ye gelen Fransa Yüksek Komiseri General Pelle dahi söz konusu kararı onaylar mahiyette sözler söylemiştir. İzzet Paşa, ihtiyat olarak meseleyi şimdilik kabineye açmadı. Bu görüşmeden birkaç gün sonra Londra'da görevli bulunan Rıfat Müeyyed Bey'den bir telgraf geldi. 18 Şubat 1922 tarihli ve mahrem kaydıyla gönderilen bu telgrafta, Lord Curzon ile görüşmenin kararlaştırılmış olduğu, İstanbul'da İngiliz fevkalade komiserliğine lazım gelen talimatın verildiğini ve derhal Londra'ya hareket edilmesini tavsiye etmişti. İzzet Paşa bu davete katılmasının diğer bir sebebini söyle açıklamaktadır. Osmanlı Hükümeti Londra temsilcisi Reşid Paşa, Yusuf Kemal Bey heyetinin Osmanlı Devlet ricalince takdim edilmedikçe Londra'daki siyasiler tarafından kabul olunmayacağını kesin bir istihbarata atfen bildirmişti. Bu telgraftan anlaşıldığına göre, İngiliz Hükümeti'nin Yunanlılar hakkındaki politikası değişmiştir. Yunanistan Başbakanı ise istediği yardımın verilmeyeceğini anladığından ülkesine dönecektir. Ayrıca İngiltere Hükümeti, ancak İstanbul Hükümeti'ni tanıdığından, Londra'ya geleceği ilan edilen Ankara Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey, Reşit Paşa'yı ziyaret etmez ya da İngiliz Dışişleri'ne takdim edilmezse, Hükümet kendisiyle görüşmeyecektir. Daha sonra meydana gelen gelişmeler Reşit Paşa'nın istihbaratının pek de kesin olmadığını ortaya koymuşsa da, İzzet Paşa bu kere İngilizlerle Anadolu arasında şiddetli bir anlaşmazlık çıkması endişesi ve bu duruma engel olabilmek ümidiyle Londra'ya gitmeye karar vermiştir. İkinci sebep olarak Fransa temsilcisi General Pelle, üçlü devletler temsilcileri Paris'te toplanacağından Yunanlılar'ın kamuoyu yaratmak için çeşitli girişimler de bulunmalarına karşılık, İstanbul'un çok hareket siz kaldığını hatırlatmıştır. Bu gelişmeler üzerine İzzet Paşa durumu kabine toplantısında dile getirince, sadrâzam ve bazı nazırlar bu davete hemen uymasını istemişlerdir. Nihayet seyahatin kararlaştırılmasından sonra keyfiyetten Yusuf Kemal Bey'e bilgi verilmiştir. Bunu memnuniyetsizlikle karşılayan Kemal Bey, kendisi Avrupa'ya gitmekte iken İzzet Paşa'nın da hazırlanmasını gizli bir maksat için tertip edilmiş bir engelleme olarak kabul etmiştir. Bununla yetinmeyen Ankara Hariciye Vekili, İzzet Paşa'nın İtilaf Devletleri tarafından gerçekten davet edilip edilmediğini anlamak için general Pelle'yi ziyaret etmiştir.
Görüşme sonunda böyle bir talebin söz konusu olmadığından bahisle, bazı itirazlarda bulunarak, İzzet Paşa'dan Avrupa'ya gitmekten vazgeçmesini ısrarla talep etmiştir . Bütün bu gelişmelerden tedirgin olduğu anlaşılan Yusuf Kemal Bey, yapmış olduğu temaslar neticesinde, İstanbul Hükümeti'nin Ankara ile birlikte hareket etmeyeceği kanaatine vardı. Avrupa'ya hareket etmeden önce, İstanbul'daki İtilaf Devletleri yüksek komiserlerine nezaket ziyaretlerinde bulunup, İzzet Paşa ile de son bir görüşme yaptıktan sonra, l Mart 1922 tarihinde deniz yoluyla Marsilya'ya hareket etti.
Bu gelişmeler üzerine, Ankara ile fikir ve görüş birliğine en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda anlaşmazlık meydana gelmesinin asla istenmediğini ifade eden İstanbul Hükümeti, Lord Curzon'dan söz konusu cevap geldikten sonra, bu davete katılmamayı mahzurlu gördüğünden, Ahmed İzzet Paşa'nın derhal yola çıkarılmasına karar verdi. Ayrıca Ankara heyeti ile ahenk ve
uygunluk sağlanması hususunda gayret edilmesi, "hal ve maslahata" uygun görüldü . Bunun yanı sıra Tevfik Paşa'nın basına verdiği beyanat, İstanbul'un tutumu açısın dan son derece önemlidir. "Vatanın selameti gibi ulvî bir maksat karşısında bir küçük hisse yer kalamayacağını bir sene evvel Londra Konferansı'nda pek merdâne bir surette ortaya koymuş ve bu temiz ve yüksek vatanperverlik bütün milletin kal binde minnetli ve iftiharlı izler bırakmıştı. Bu sebepten Tevfik Paşa Kabinesi'nden biri tarafından Avrupa'ya yapılan seyahat netice itibariyle, ancak millî vahdetimizi te'yid ve tevsike hizmet edebileceğinin er geç sabit olacağına tamamiyle emin bulunuyoruz." Sadrâzam Tevfik Paşa, millî gaye uğrunda bir ikilik ihtimalinin tasavvur bile edilemeyeceğini, mevcudiyet, istiklâl, hukuk ve arazi hususlarında istenilen şeylerin evvelce de söylendiği gibi, milletin tecrübelerinden ve fiilen kendi ihtiyaçlarından doğmuş emel ve gayeler olduğunu hatırl .M. Hükümeti'ne geçici bir harp ve ihtilâl kabinesi gözüyle bakıyordu. Saltanat ve hilafetin varlığının henüz tartışılmadığı bir sırada, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerinde karar alacakları böyle bir zamanda İstanbul Hükümeti'nin bir kenara çekilip, beklemesini düşünmek zordur. Nitekim Hükümet, Ahmed İzzet Paşa baş kanlığında bir heyeti, 4 Mart 1922 tarihinde trenle Londra'ya gitmek üzere yola çıkardı. İstanbul Heyeti önce Londra'ya, daha sonra Paris ve Roma'ya geçecek, bu ülkelerin başbakanları, dışişleri bakanları ve diğer devlet erkânı ile görüşmelerde bulu nacaktı. İzzet Paşa basına verdiği beyanatta, İstanbul Heyeti'nin amacını, bütün Türk Milleti'ni bir bütün halinde kurtarmaya çalışarak, onun haklı davasını müdafaa olarak açıklıyordu. Heyet üyelerinden Haydar Bey de, gazetelere verdiği beyanatta İstanbul'un müdafaa edeceği esasların, Anadolu Heyeti'nin müdafaa edeceği esaslardan farklı olmadığını, kendilerinin de meşru ve haklı davalarının tasdik edilmesini isteyeceklerini hatırlatıyordu. Harp başlamadan önce barış yapılması için çalıştıklarını, istek ve müdafaalarının "Misâk-ı Millî"den farklı bir şey olmayacağını, Türkiye'nin haklı dava sının tasdik edileceğinden umutlu olduğunu ifade eden İzzet Paşa, Babıâli'nin müdafaasının esaslarını şöyle özetliyordu: "Trakya ve İzmir derhal tahliye olunarak, Türkiye'ye iade edilmelidir. Heyet aynı zamanda siyasî, malî ve iktisadî bağımsızlığın tasdik edilmesini talep edecektir. Türk Milleti'nin haklı davasını müdafaa için birlik halinde olan İstanbul ve Ankara arasında bir ayrılık yoktur."Diğer taraftan 7 Mart'ta Marsilya'ya gelen ve orada Franklin Bouillon ile görüşen Yusuf Kemal Bey, daha sonra Fransa Başbakanı Raymond Poincare ile kısa bir görüşmeden sonra Londra'ya hare ket etti. Yusuf Kemal Bey'den önce Londra'ya gelmiş olan Ahmed İzzet Paşa, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile görüştü. 11 Mart 1922 tarihinde gerçekleşen bu görüşmede İzzet Paşa, Lord Curzon'a Türkiye'nin sadece hür ve bağımsız bir ülke olarak yaşamak istediğini, bunun için de adalet ve hürriyet talep ettiklerini açıkladı. Bu görüşmeden sonra "Ajans Havas"ın Londra muhabirine, buradaki görüşmeden maksadının Türkiye'nin bağımsızlığını temin etmek olduğun söyleyen Ahmed İzzet Paşa, Evening News ve Times gazetesi muhabirlerine verdiği demeçte özetle şunları söylemiştir :
“ l - İstanbul'un müdafaası için şart olan Doğu Trakya'nın Edirne de dâhil o
lmak üzere Meriç nehrine kadar Türkler'e geri verilmesi gerekir.2- Çanakkale Boğazı serbest olacak ve tahkim dilecektir. Ancak her türlü saldırıya ve bilhassa Yunan tecavüzüne karşı garanti verilmesi şarttır.
3- Anadolu'nun tamamen Türkiye'ye geri verilmesi ve İzmir'in Yunanlılar tarafından tahliyesi esastır.
4- İstanbul her türlü muhtemel taarruzdan emin olmalı, bu masuniyeti gerek kara ve gerekse deniz taarruzlarından temin edilmelidir.
5- Ankara ile İstanbul arasında anlaşma konusunda ise, size serbestçe söylerim ki, hangi partiye mensup olursa olsun, memleketin meşru hakkını takdir edebilen her Türk millî mefkureyi kalbinin derinlerinde taşımaktadır. Bu millî mefkure de Türkiye'nin istiklal ve hürriyetine lüzumu olan istekler, millî isteklerin istihsal
inden başka bir şey değildir.”Bu sırada İngiltere'nin İstanbul sefareti baş tercümanı Mr. Ryan 15 Mart 1922'de, Osmanlı Devleti Londra sefaretine gelerek, ertesi gün Lord Curzon'un Ahmet İzzet Paşa ve Yusuf Kemal Bey ile görüşebileceğini bildirdi. Mr. Ryan, İzzet Paşa'ya görüşmeye Yusuf Kemal Bey ile gitmesinin uygun olacağını söyleyip, bu konudaki fikrini sordu. İzzet Paşa ise, kendisince bir mahzur olamayacağını söyleyince, Ryan'ın bu teklifine önce karşı çıkan Yusuf Kemal Bey, daha sonra kabul etmek zorunda kaldı . Ertesi gün yapılan görüşmelerde, Lord Curzon'un Sevr Antlaşması hususunda ileri sürdüğü değişiklik tekliflerinin kabul edilir tarafı yoktu. Her ne kadar Ahmed İzzet Paşa ve Yusuf Kemal Bey, yapmış oldukları görüşmelerde Türk davasını anlatmaya çalıştılarsa da, İngiliz ve Fransız dışişleri bakanlarının henüz bunu kabul edecek durumda olmadıkları anlaşılıyordu. İstanbul ve Ankara heyetleri, hem fikir olarak Anadolu'nun Yunanlılar tarafından derhal boşaltılmasını istiyordu. Lord Curzon'un öncelikle mütareke yapılmasında ısrar etmesi üzerine, Londra görüşmelerinden olumlu bir sonuç elde edilemedi. Ankara'yı hala İstanbul'un bir parçası olarak gören İngiltere, ancak Sakarya zaferinden sonra Ankara'nın varlığını kabul etmek zorunda kalmıştı .
Sonuçta İtilaf Devletleri, hem şark meselesini görüşmek, hem de Türk askerî faaliyetini durdurmak amacıyla 21 Mart 1922 tarihinde Paris'te toplandılar ve aldıkları kararları 22 Martta Türkiye ve Yunanistan'a bildirerek, mütareke teklifinde bulundular. Bir anlamda barış şartlarının esaslarını kapsayan ikinci nota aslında Sevr'in başka bir surette ifadelendirilmiş hali idi. Yunanistan mütareke teklifini derhal kabul etti. Ankara Heyeti ise, bu konuda kendisini yetkili görmediğini belirterek 3 Nisan 1922'de Ankara'ya döndü. T.B.M.M. İtilaf Devletleri notasına 5 Nisan 1922'de verdiği cevapta, mütarekeyi kabul ettiğini, ancak Yunanlıların mütarekenin imzalanmasından itibaren dört ay içinde Anadolu'yu boşaltmasını istedi. Fakat bu teklif İtilaf Devletleri tarafından reddedildi. Bu arada Londra'daki temaslarını tamamlayarak Paris'e gelmiş olan Ahmed İzzet Paşa, Fransa Başbakanı Poincare ile de görüşmüştü . Misâk-ı Millî esasları üzerinde ısrar eden İzzet Paşa, Türkiye'nin çıkarlarına ters düşen bir antlaşmaya imza koymaktan çekinmiştir. Diğer taraftan, İstanbul Hükümeti de “Üçler Konferansı”nın barış tekliflerine 8 Nisan 1922 tarihli bir nota ile cevap verdi. Bu notada, Anadolu'nun mümkün olduğu kadar süratle tahliye edilmesi, fakat bir ihtiyatî tedbir olarak Yunan kuvvetlerinin Trakya'ya nakledilmesine ve orada toplanmasına izin verilmemesi isteniyordu. Ayrıca bazı özel sebeplerden dolayı konferansın, Batı Avrupa şehirlerinden birinde toplanması rica ediliyordu . Hariciye Nazırı Ahmed İzzet Paşa, Bâbıali'nin cevabî notasını 8 Nisan sabahı İtilaf Devletleri Yüksek komiserlerine verdi . İzzet Paşa'ya göre, İtilaf Devletleri, Türkiye'nin istiklal ve mevcudiyetini temin ederse, Anadolu'da sulha razı olacaktı. Anadolu ile İstanbul arasındaki anlaşmazlığı ancak sulh halledebilirdi .
Fakat İtilaf Devletleri 15 Nisan 1922'de Türkiye'nin isteklerini reddettiler. Böylece bütün teşebbüsler sonuçsuz kaldı. Artık gerçek ve adil bir barış İtilaf Devletleri aracılığı ile değil, ancak kesin bir Türk zaferi ile kazanılacaktı. Ayrıca, Anadolu üzerindeki emellerinden vazgeçmeyen Yunanlılar, işgal etmiş oldukları Türk topraklarını terk etmelerinin söz konusu edildiği sırada, yeniden işgal harekatına başladılar. Nitekim İtalyanlar'ın 18 Nisan 1922'de boşaltmaya başladıkları yerleşim merkezlerinde
n Söke'yi 21 Nisan'da, Kuşadası'nı 30 Nisan'da işgal ettiler. 7 Haziran 1922 sabahı Yunan savaş gemileri Samsun'u bombalayınca, İstanbul ve Ankara Hükümetleri bu saldırıyı şiddetle protesto ettiler. Buna rağmen İngiltere Başbakanı Lloyd George, 4 Ağustos 1922 tarihinde Avam kamarasında yaptığı bir konuşmada, savaşın tüm sorumluluğunu Osmanlı Devleti'ne yükleyerek, Ankara'nın bütün teklifleri reddettiğini, Karadeniz Bölgesi'nde Türkler'in Hıristiyanlara zulüm yaptığını, son otuz senedir de azınlıkları yok etme politikası izlediğini iddia ederek, Türkiye'yi tehdit etti . Bunun üzerine Hariciye Nazırı Ahmed İzzet Paşa, 14 Ağustos 1922'de İngiliz yüksek komiserliğine verdiği bir nota ile, Lloyd George'un Avam Kamarasındaki nutkunu protesto etti .Neticede, artık İstanbul birleşmek üzere Ankara'ya elini uzatmış bulunuyordu. Bunun sebebi sadece İtilaf Devletleri'nin milliyetçi liderlerle uzlaşılması tavsiyesi değil, fakat Sevr'in ağır hükümleri karşısında İstanbul'daki bazı devlet adamlarının, İtilaf devletlerine karşı besledikleri güveni kaybet-meleri ve kurtuluşun Anadolu'ya yardımda olduğunu anlamalarıydı. İtilaf Devletleri'nin ve özellikle de İngilizlerin Boğazlara yerleşme ve Türkiye'yi kontrolleri altına alma gayretleri Ankara tarafından dikkatle takip ediliyordu. Fakat Türkiye, Paris Konferansı'ndaki teklifleri reddedecek olsa bile, ne Fransa'nın, ne de İtalya'nın kuvvete başvurmaya niyetleri vardı. Öyleyse Türk davasının çözümlenmesi, yeni ve büyük bir zaferin neticesine bağlı kalıyordu. Bu çözüm de, 26 Ağustos 1922 sabahı başlayan ve 30 Ağustos'ta Türk ordusunun kesin zaferi ile sona eren "Başkumandanlık Meydan Muharebesi" neticesinde alındı. 11 Ekim 1922'de İtilaf Devletleri ile yapılan Mudanya Ateşkes Antlaşması, askerî zaferlerin ardından gelen ve bu zaferlerin anlamına yakışan ilk siyasî ve diplomatik başarı oldu.
İSTANBUL HÜKÜMETİNİN ÇEKİLMESİ SÜRECİNDEKİ GELİŞMELER
Mudanya'da Türk Millî Mücadelesi'nin zaferi karşısında boyun eğen İtilaf Devletleri Türkiye'nin geleceğini görüşmek üzere Lozan'da bir konferans toplanmasına karar vermişlerdi. Bu büyük mücadele millî bağımsızlık ve egemenlik düşüncesi ile yürütülmüştü. Mustafa Kemal Paşa'nın memleketin idarî sistemi hakkındaki düşüncesi Cumhuriyet idi. Ancak bu idare sisteminde saltanata yer olamazdı. Teşkilat-ı Esasi'de egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu hükmü olmasına rağmen, mecliste muhalif gurupta bulunan milletvekilleri, saltanat ve hilafetin korunması lehinde çalışmaya başlamışlardı. Bu arada, 17 Ekim 1922 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'ya b
ir telgraf çeken sadrazam Tevfik Paşa, zaferin İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış olduğuna işaret ederek, konferansta milletin haklarını birlikte müdafaa etmeyi teklif etti . Mustafa Kemal Paşa, bu isteğe çok sert bir karşılık vererek, Türk Milleti adına yegane söz sahibi merciin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu bildirdi . Ertesi gün ise, İstanbul'a gelen Refet Paşa'yı, Padişah adına Tevfik Paşa'nın oğlu Ali Nuri Bey karşılamış, Refet Paşa da, kendisinden saltanat ve hilafet makamına bağlılık ve sevgi dileklerinin iletilmesini istemişti . Bunun üzerine, Meclis-i Vükela, Refet Paşa ile temasa geçerek, Padişah'ı, meclisi onaylayan ve millî hareket liderlerini başarılarından dolayı kutlayan bir beyan-name yayınlaması hususunda iknaya karar verdiler. Böylece Refet Paşa tarafından düzenlenen, Hariciye Nazın İzzet Paşa'nın da biraz değiştirmiş olduğu beyanname, Padişah adına hemen ilan edilmek üzere vükela meclisine arz edildi . Ancak bunda zaferden duyulan memnuniyet dile getirilmekle beraber, inatla Mustafa Kemal ve arkadaşlarından hiçbir şekilde söz edilmiyordu. Fakat Padişah'ın "Milletin hakanı ve İslâmın halifesi" olduğu bilhassa vurgulanıyordu. Anlaşılan durumun ciddiyeti bazı nazırlarca yeterince anlaşılmamış, bazılarınca da karamsarlığa düşülmüş olacak ki, bu öneriye itiraz edilmiştir. Bu sırada İtilaf Devletleri'nin İstanbul temsilcileri 27 Ekim 1922'de Ankara ve İstanbul Hükümetlerine şifahî bir nota vererek, 13 Kasım'da Lozan'da toplanacak olan konferansa davet ettiler. Mustafa Kemal Paşa'nın 18 Ekim tarihli, sulh konferansında Türkiye'yi temsil edecek yegane merciin T.B.M.M. olduğunu hatırlatan telgrafını kendisine mahsus bir talimat zanneden Hamit Bey, bu telgrafı aynen Tevfik Paşa'ya iletmemişti . Bu durumdan habersiz olan Tevfik Paşa, İtilaf Devletleri'nin çağrısı üzerine, bu kere doğrudan doğruya T.B.M.M. Başkanlığı'na müracaat etti ve 29 Ekim 1922 tarihli telgrafında, Bâbıali'nin her türlü baskıya karşı direnerek, Sevr Antlaşması'nı imzalamamak suretiyle hizmet etmiş olduğuna değinerek, birleşme hususunda hazır olduğunu, memleketin geleceği ve milletin haklarını savunmak üzere Ankara'ca tayin edilecek bir zatın derhal İstanbul'a gönderilmesini istedi . İstanbul'un bu telgrafları Ankara nazarında birer hıyanet belgesi olarak nitelendirildi. Bu istek mecliste çok sert tartışmaların meydana gelmesine sebep olduğu gibi, Mustafa Kemal Paşa'ya son darbeyi vurmak için de büyük bir fırsat verdi. Nihayet 1 Kasım 1922 tarihinde toplanan meclis, şahsî saltanatın kaldırılmasıyla kayıtsız ve şartsız millî egemenlik esasının kabulü ve ülkenin idaresi ve fiilen yönetilmesinin yalnızca T.B.M.M'ne verilmesini kabul ederek, oybirliği ile saltanatın kaldırılmasına karar verdi . Diğer taraftan, 29 Ekim'de Tevfik Paşa vasıtasıyla Sultan Vahdeddin ile uzun bir görüşme yapan Refet Paşa, hükümetin istifasını istemiş, Padişah da, Büyük Millet Meclisi Hükümeti İstanbul'un kontrolünü kesin olarak üzerine alıncaya kadar İstanbul Hükümeti'nin vazifesinde kalmasında ısrar etmiştir . Fakat saltanatın kaldırılmasıyla çok zor durumda kalan Tevfik Paşa Hükümeti, 3 Kasım 1922'de Refet Paşa'nın verdiği bir muhtıra ile konuyu görüştüğü sırada nazırlardan bazıları toplantıyı terk ederek istifalarını verdiler . Bu gelişmeler üzerine, 4 Kasım 1922 Cumartesi günü Tevfik Paşa başkanlığında toplanan kabine üç saat kadar süren müzakereden sonra istifa kararı aldı . Böylece, 19 Ekim'de İstanbul'a gelmiş olan Refet Paşa, aynı gün yönetimi Türkiye Büyük Millet Meclisi adına devralarak, bütün nezaret müsteşarlarına resmî faaliyetlerinin durdurulduğunu, her çeşit iş için tek merciin Ankara olduğunu bildirdi .S 0 N U Ç
Bir büyük milletin yeniden var olma savaşını verdiği bu muazzam mücadelede Ankara Hükümeti, son Osmanlı Hükümeti'ne göre çok daha tutarlı, birlik ve beraberliğin en üst seviyeye çıktığı bir politika izlemiştir. İstanbul Hükümeti ileri gelenlerinin basına verdiği beyanatlar, ileri sürdükleri görüş ve düşüncelere bakıldığında, Ankara'nın istekleri ve "Misâk-ı Millî" ile büyük paralellik taşıdığı anlaşılmaktadır
. Misâk-ı Millî hususunda Anadolu ve Trakya'nın düşman orduları tarafından boşaltılmadan barış görüşmelerine girişmenin faydasız olacağına inanan Ankara o yolda yürümeye devam etmiştir. İstanbul ise, Anadolu'nun gerçek gücünü hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamadığından, daha temkinli ancak ürkek bir politika izlemiştir. Ancak, Ahmed İzzet Paşa'nın önce Dahiliye, sonra Hariciye Nazırı olarak görev yaptığı, Tevfik Paşa'nın başkanlığında kurulan son Osmanlı Hükümeti'nin icraatları ve Anadolu Harekatı karşısındaki tutumu, Damat Ferit hükümetlerine göre çok farklı bir çizgidedir. Avrupa'yı uzun süre barış umuduyla oyalayan son Osmanlı Hükümeti'nin göz yummasıyla, İstanbul'da bulunan silahlar ve cephane aralıksız olarak Anadolu'ya nakledilmiştir. Bunun yanı sıra Avupa'dan her türlü silahın yedek aksamı ve askerî ihtiyaçların getirilmesi için Kuvâ-yı Millîye tarafından serbestçe pazarlıklar yapılmış, kontratlar imzalanmış, çok sayıda subay Anadolu'ya ve Polis Müdürlüğü haberdardı . Dolayısıyla son Osmanlı Hükümeti, memleketin feci durumu karşısında, elde bulunan tek savunma gücüne yardım etmeme, ya da onu zayıf düşürecek bir zıtlaşmaya gitmemiştir.İstanbul Hükümeti'nin ümidi bir an önce memleketin geleceğini teminat altına alacak faydalı şartlarla bir barış antlaşması yapmaktı. Bu şartlardan biri de, meşrutî bir padişahın başkanlığı altında birleşerek ayrılık ve ikiliğin kaldırılması olacaktı. İşte Ankara'nın kabul edemeyeceği, belki de en önemli durum bu noktadaydı. Yeni ve dinamik bir rejimin esaslarını tespit eden Mustafa Kemal Paşa'nın bu durumu kabullenmesi beklenemezdi. Bu nedenle ileride gerçekleştireceği inkılâplara en büyük engel olarak gördüğü saltanatın kaldırılmasında tereddüt etmemiştir.
*
Bu makale İstanbul'da Toplumsal Tarih Dergisi'nin Temmuz 1994 tarihli sayısında yayımlanmıştır.
K A Y N A K Ç A
I - BELGELER
A- Başbakanlık Osmanlı Arşivi
1- B.E.O. Harbiye Gelen-Giden 2- DH-KMS (Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdüriyeti)
3- Meclis-i Vükela Mazbataları (1919-1922)
B- Genel Kurmay ATASE Başkanlığı Arşivi
İstiklâ l Harbi Tasnifi (A-1/ 4283, kls. 1684, D. 39-436)
C- Gazeteler
1- İkdam, İstanbul 1922
2- Peyâm-ı S
abah, 14, 20 Mart 19223- Tevhîd-i Efkar,
İstanbul 19224- Vakit, İstanbul 1922
II - MAKALE VE ESERLER
Ahmed İzzet Paşa,
"Feryadım" II, İstanbul 1993
Atatürk, Mustafa Kemal,
Nutuk II,
Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1975Ayışığı, Metin,
Mareşal Ahmet İzzet Paşa, (Askerî ve Siyasî Hayatı) T.T.K. Yay., Ankara 1997
Ayışığı, Metin,
"Millî Mücadelede İstanbul'dan Anadolu'ya Yapılan Silah Sevkiyatı ve İstihbarat Meselesi
, Ata Dergisi, Konya 1992Ayışığı, Metin,
"30 Ağustos Zaferi ve İstanbul'daki Yankıları",
Tarih veToplum, Eylül 1992Cebesoy, Ali Fuat,
Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul 1953
İnal, Mahmut Kemal,
Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, İstanbul, 1953
Jaeschke,Gotthard
Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi I,
T.T.K. Yay., Ankara 1989Kinross, Lord
ATATÜRK, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Sander Yay., İstanbul 1981
Mehmet Cavit,
"Cavit Bey'in Hatıraları,"
Tanin, 18 Aralık 1946Okyar, Fethi,
Üç Devirde Bir Adam,
(Haz. Cemal Kutay), İstanbul, 1980Sonyel, R. Salahi,
Türk Kurtulu
ş Savaşı ve Dış Politika II, Ankara 1987Şimşir, Bilâl,
İngiliz. Belgelerinde Atatürk, II,
Ankara 1985Tengirşek, Yusuf Kemal,
Vatan Hizmetinde,
İstanbul 198