KÜRESEL EMPERYALİZM, A B ve ATATÜRKÇÜLÜK

Prof. Dr. Metin AYIŞIĞI

Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölüm Başkanı ;

Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü

Küreselleşme, adeta herkese hoş çağrışımlar yaptıran bir sözcük oldu. Günümüzün küreselleşmecilerinin ne tür bir iktidarın egemenliği altında bir küreselleşmeden yana olduklarını her zaman açıkça ortaya koyduklarını söyleyemeyiz.

Bu çok samimi anlatım çerçevesinde savunulan, kuşkusuz emperyalizmin egemenliği altında tam bağımsızlık ilkesinin silinip gitmesinden, bir başka deyişle, çok sayıda bağımsız ve demokratik rejimler yerine tek ve evrensel bir imparatorluk rejiminin kurulmasından başka bir şey değildir.

İnsanlığın yüzyılların birikimi sonucunda kurulmuş olan millet-devletler, küreselleşme saldırısı karşısında zayıflatılmış ve milyarlarca insan bu nedenle açlığa, yoksulluğa ve toplumsal uçurumlara itilmiştir. Batı hegemonyasının temsilcisi olan ABD süper gücü, kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya imparatorluğu oluşturmak üzere küreselleşme sürecine zorla devam etmek isterken, dünya halklarının uyanması karşısında bu kez savaş senaryolarını gündeme getirmiştir. Dünya ülkelerini çökerten, milletleri yok eden, halk kitlelerini açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden emperyal-küreselleşmenin, yâni ABD merkezli emperyalizmin devam edebilmesi için savaş senaryoları zorunlu olarak devreye girmiştir. Zira milyarlarca insanı artık daha fazla kandıramayacağını gören ABD, kitlelerin direnişe geçmelerine fırsat vermemek üzere savaş saldırılarını gündeme getirmiştir.

Körfez savaşında petrole bulanmış Karabatak görüntüleriyle irkilmiş, o dramatik anı duygusal bir müzik eşliğinde defalarca seyretmiştik. Fakat bu görüntülerin Alaska’da bir petrol tankeri kazasında çekildiğini ise çok sonra öğrendik. Çevrecilerden, hayvan severlere kadar tüm dünya kamuoyu Irak’a yapılan müdahaleyi neredeyse haklı buldu. Atari gibi seyrettiğimiz savaş sahnelerinin arkasında savaşın çirkin yüzü yine CNN tarafından kamufle edildi. Psikolojik savaş, sıcak savaşın oluşmasında da hazırlık koşullarını yerine getirmiş oldu.

Türkiye yıllardır psikolojik saldırıya uğramaktadır. Dikkat edilecek olursa, Türkiye ne zaman bağımsız bir dış politika izlemeye kalksa, içeride çeşitli sorunlar yumağı ile karşı karşıya kalmıştır.

Türkiye Lozan‘da Musul üzerindeki haklarını aradığı zaman içeride gerici şeriat maskeli etnik bir ayaklanmayı yani Şeyh Sait ayaklanmasıyla uğraşmıştır. Türkiye, Hatay’da bayrak gösterdiği zaman içerde Dersim Ayaklanması ile uğraşmıştır.

Dünya yeni bir yapılanmaya giderken küresel üstünlüklerini devam ettirmek isteyen emperyalist ülkeler etnik parselasyonla ulusal devletleri bölmektedir. Bunu dini hatta mezhepsel bölünmeler izleyecektir.

AB İlerleme Raporu’ndan "ŞARTLI EVET" tavsiyesi’ çıktı. (1)

İlerleme raporunda Aleviliğe de atıfta bulunulmaktadır. Oysa, Lozan’da azınlık tanımı çok açıktır. Alevilik bir din değildir. Bazı Alevilere göre İslam’ın özü, kimisi mezhep, kimisi ideoloji, kimisi ise kültürel yapılanmadır.

AB bazı yetkilileri, ülkemizde yaşayan ve hiçbir ayırımcılığa tabi olmayan Kürt kökenli insanlarımızı ‘‘azınlık’’ olarak tanımladılar. Bu hem doğru değildir, hem de hepimize hakarettir. Ama özellikle Kürt kökenli insanlarımıza yapılmış büyük bir saygısızlık ve küstahlıktır.

Avrupa’da dağınık olarak yaşayan Alman azınlıklar bu konuda iyi bir örnek teşkil etmektedir. Danimarka ve İtalya’da yaşayan Almanlar ya da Almanca konuşanlar, Fransa ve Belçika’daki Almanlara göre çok ileri haklara sahiptirler. Azınlık statüsünde ve hatta özerk yönetimleri vardır. Oysa Fransa’da, Almanlar azınlık haklarına sahip değillerdir. Fransa, aynı şekilde Korsika’ya tanıdığı hakları, Bask azınlığa da tanımamaktadır. Bilindiği üzere Basklar, komşu İspanya’da azınlık ve özerk yönetime sahiplerdir.

Almanya’da ise ilginç bir şekilde Yahudiler azınlık değildir. Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Hollanda gibi yarım milyondan fazla Müslüman’a sahip ülkelerden hiçbirinde Müslümanlar azınlık değildir. Yunanistan’da ise Batı Trakya Türkleri Müslümanlar azınlıktır; ama onlara göre de Türk azınlık yoktur.

Yani Avrupa Birliği’nde ortak bir azınlık tanımlaması olmadığı gibi, azınlıklara nasıl haklar verileceği de ulus devletler tarafından ayrı ayrı kararlaştırılıyor. Her üye ülkenin farklı uygulamaları söz konusudur. Dolayısıyla AB’nin, Türkiye’ye herhangi bir azınlık grubu veya azınlık hakkı dayatması yanlıştır.

Lozan Antlaşması'nın 39. maddesinin 4. ve 5. Paragrafları, Kürt halkına azınlık statüsü tanımayarak ayrıcalığa yol açan bir durum da yaratmamıştır. Ama, ortak hukuk ve bireysel haklar çerçevesinde Kürtlerin ve diğer Türk uyruklarının ana dillerini yazılı basın ile radyo ve televizyon yayınlarında kullanma ve bu bağlamda kendi kimliklerini benimseme hakkını tanımıştır.

Lozan'ı her fırsatta ileri sürenlerin, antlaşmanın bu maddesini unutmaları ilginç değil midir ?!.. AB'ye üyelik sürecinde uygulanması gereken kapsamlı reformların koalisyon ortakları arasında yeni bunalımlara ve tıkanıklıklara yol açacağı bellidir.

Türkiye'de kimin azınlık olduğu, Lozan anlaşmasıyla 1923 yılında belirlenmiş ve tanımlanmıştır. Onlar Müslüman olmayan Türk uyruklu vatandaşlarımızdır. Türkiye'nin başka hiçbir azınlığı kabul etmesi mümkün değildir.

Rapordan bir bölüm: "Kültürel haklar konusunda ilerleme olmuştur ama Yayıncılık ve Eğitim alanında kısıtlamalar sürmektedir."Yani özellikle Kürtçe yayın ve Kürtçe eğitimi başlatın istemi. Peki arkası? Nasıl gelecek? bilemiyoruz..

Avrupa değerlerinin evrenselleşmesi diye başlayan sığ ve kişiliksiz yorumların ardında temel bir değişimin Türkiye'ye dayatılması yatmaktadır. Türkler, tarihleri boyunca sahip oldukları değer ve kimliklerini, hayat tarzlarını, dünya tasavvurlarını yeniden düzenleyecek uzun soluklu bir değişime zorlanmaktadır.

Diğer taraftan terör örgütlerine neredeyse açıkça destek verilmekte ve Ermeni sözde soykırımı ile Sevr'i çağrıştıran Avrupa Parlamentosu kararları Ankara'ya zorla kabul ettirilmek istenmektedir.(2)

Avrupa Birliği; 1981'den 16 Nisan 2003 yılına kadar, içeri alınan Yunanistan, İspanya, Portekiz, Avusturya, İsveç, Finlandiya; 2004'te tam üye olacak 10 ülke; 2007'de içeri alınacak Bulgaristan ve Romanya ile ''Gümrük Birliği'' imzalamamıştır.

Çünkü, ülke tam üye olduktan, içeri alındıktan, ''masaya yetkili olarak oturduktan sonra'' oluşabilecek bir yükümlülüktür. Türkiye'nin imzaladığı, ''benzeri görülmemiş'' Gümrük Birliği, sadece iki kasaba devleti olan San Marino (25.000) ve Andora (35.000) tarafından imzalanmıştır.

Benzeri görülmemiş Gümrük Birliği ile Türkiye bir tuzağın içine çekilmiştir. Sanayi, tarım ve hizmetler sektörlerinde ekonomi sömürülmektedir. Diğer adaylar Türkiye'nin durumunda değildirler.(3)

AB'nin, Kopenhag kriterleri dışında, Türkiye'nin önüne koyduğu koşullar ve talepler ulusal çıkarlarımızla bağdaşmamaktadır. Bunlar da Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından da reddedilmektedir.

Türkiye, AB'ye karşı değildir; AB'nin Türkiye'ye karşı izlediği ''ayırımcı ve özel statüye götüren'' ilişki düzenine karşıdır.

Bu süreç ve buna ilişkin Batılıların takındığı tavır sadece Cumhuriyet sonrası ile sınırlı değildir. Tarihi bilen ve geçmişte yaşananlardan ders çıkaranlar, Türkiye'nin adım adım nereye çekildiği hakkında yeterince uyarıcı ipuçları elde edebilirler. Zaten tarih de bunun için yani geleceğimizi okumak için bir başvuru kaynağıdır. Tanzimatla başlayan Avrupalılaşma serüvenimizin zorlayıcı boyutunu görmezden gelen bir yaklaşımla AB yorumlaması yapılamaz. Tanzimatla başlayan eşitlik ilkesinin gayr-i müslimler lehine Osmanlıya müdahale aracı haline getiren stratejinin AB raporuna "Aleviler ve Kürtlerin azınlık hakkı"na gelip dayanmış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

AB'den Lozan'da değişiklik istemi : "Kürtlerin de kimlikleri korunmalı"

1923 Lozan Antlaşması altında Türkiye'de azınlıklar yalnızca üç gayr-i müslim topluluktan oluşmaktadır. Türkiye'nin azınlık kavramını Lozan Antlaşması'ndaki üç gayr-i müslim toplulukla belirleyen yaklaşımının ''modern milletlerarası standartların'' gerisinde olduğunu savunan AB Komisyonu, ''Kürtlerin de aralarında bulunduğu öteki toplulukların'' haklarının arttırılması gerektiğini ileri sürdü. İlerleme Raporu'nda, Türkiye'nin milletlerarası anlaşmalara koyduğu çekincelerin, azınlık haklarının korunmasını engelleyebileceği ifade edildi.

Türkiye'de, Lozan'da tanınan azınlıkların yanı sıra Kürtlerin ve diğer toplulukların sorunlarının milletlerarası hukuk çerçevesine girdiği savunulan raporda, Türkiye'nin bu konudaki anlaşmalara koyduğu çekincelerin, azınlık haklarının korunması alanında daha fazla ilerlemeyi engelleyebileceği savunuldu.

AB Komisyonu, İlerleme Raporu'nda Türkiye'den azınlıklar konusunda ''açılım'' istedi. Türkiye'nin azınlık kavramını Lozan Anlaşması'ndaki üç gayr-i müslim toplulukla belirleyen yaklaşımının ''modern milletlerarası standartların'' gerisinde olduğunu savunan Komisyon, ''Kürtlerin de aralarında bulunduğu öteki toplulukların'' haklarının arttırılması gerektiğini savundu. AB Komisyonu'nun, Batı Trakya'daki ''Türk azınlık'' için ise Yunanistan'ın politikaları çizgisinde Türkçe konuşan ''Müslüman azınlık'' ifadesini kullanması dikkat çekiciydi.

VERHEUGEN'in DİYARBAKIR'I TEFTİŞİ

Geçtiğimiz günlerde Kars ilimizi ziyaret ederek “Kars Büyük Ermenistan sınırlarının içerisindedir” deme cürretini gösteren Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Born ve Karadeniz sahillerini gezerek orada ABD’nin kuracağı askeri üsler için nabız yoklayan ABD’nin Ankara Büyükelçi Edelman’dan sonra, AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Gunter Verheugen’e geldi.

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen Almanya’da yaptığı açıklamada, Türkiye teftişiyle ilgili bilgi verdi. Ülkemiz ve milletimiz hakkındaki hakarete varan ifadelerinden tanıdığımız küstah adam, Ankara, İstanbul, İzmir ve Diyarbakır’da, azınlık cemaatlerinin temsilcileriyle görüşüp Türkiye hakkında rapor hazırlayacağını açıkladı.

Şuraya bakın, Sanki Mütareke dönemindeyiz ; ve de acz içindeyiz.. Oysa büyük önder, eşsiz komutan Mustafa Kemal Atatürk 85 yıl öncesinde şöyle sesleniyordu :

“Milli sınır içinde vatan bir bütündür. Hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütün...Manda ve himaye kabul edilemez”.

Verheugen’in Diyarbakır ziyareti, “Bölücü terörün siyasallaşması için hukuki zemin arayışı mı yoksa ? Ama bilinmelidir ki :

Ne Mutlu Türk'üm Diyene.. Cumhuriyetimizin ve Devletimizin temel dayanağıdır.

"Türk-Ermeni sınırının hala kapalı olmasından hoşlanmıyorum" diyen AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, Erivan'da, Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, "kapalı sınırlar konusunun, Türkiye'nin AB üyeliği için gerekli önkoşullardan biri olabileceğini göz ardı etmediğini'' de söyledi. "Kişisel olarak, Türk-Ermeni sınırının kapalı olmasından ve Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki bulunmamasından hoşlanmıyorum'' ifadesini kullanan Prodi'nin, sınırların açılması yönündeki çabaları desteklemeye hazır olduğunu dile getirdiği belirtildi.

Bir sonraki